Tekel mücadelesinde gelinen son aşamada, Mustafa Türkel'in açıklamarı işçinin gündemine damgasını vurdu. Mustafa Türkel TEKGIDA-İŞ aracılığıyla yaptığı açıklamada; işçilerin 4C statüsünü kabul etmesi gerektiğini belirtdi. Açıklamada şu sözler ile kararlarını nedenleştirdiler: ''Bu gelişme bizim sendika olarak; hukuk devletindeki en yüksek yargı sürecinin işlemesi ile birlikte eylem programımızı iptal etmemizi gerektirmiştir''
Mustafa Türkel yaptığı açıklamadan daha sonra 9. Ağustos tarihinde yaptığı açıklamada; gelen işçilerle görüşmeyeceğini, onların aslında birer provakatör olduğunu, TEKGIDA-İŞ'in dingonun ahırı olmadığını söyledi.Halbuki TEKEL işçileri TEKGIDA-İŞ üyelikleri düşmüş durumda Ankara’ya gelmişlerdi!
Daha önce açıklanan eylem planından vazgeçildiğini söylerek, artık 14 Eylül tarihindeki Anayasa mahkemesini beklediklerini ve tazminat hakkı beklediklerini söylerek, olumlu bir karar beklediklerini belirtiler. Solun devrimci kesimlerini, aynı bir süre önce Erdoğan'ın yaptığı gibi işçileri kötülemeye başlayan Türkel, diğer taraftan gelen tepkilerden dolayı, 17 ağustos günü çeşitli gazetelerde anayasa mahkemesinin olası bir olumsuz karar sonrası tekrar eyleme başlayacaklarını söylemek zorunda kalmıştır.
Peki bu süreç neyi anlatıyor? TEKEL işçilerin büyük bir çoğunluğu 4C ye geçme kararlarından ellerine ulaşan mektup ile haberdar oldular. Yani TEKEL işçileri bu süreçte son derece pasif bırakılarak bundan sonraki eylemlerin durdurulması kararı alınmıştır. Yani mücadele ederken, ön saflarda yer alan TEKEL işçileri, karar mekanizmalarında en arka sıralara atılmıştır. Bu arada işçilerin mücadelerinde hep beraber olan sol örgütler bu karar mekanizmalarında artık düşman, provakör olarak adlandırılmıştır. Yani Sendika Bürokrasisi, bu karar mekanizmasında Mustafa Türkel ve onun çevresinde oluşturulmuş sendika bürokratları yer almıştır.
Türk-İş içerisinde TEKEL mücadelesinde TEKGIDA-İŞ diğer sendikalara karşı daha aktif görümlü ve daha mücadeleci bir rol üstlenmiştir. Bu daha çok iki nedenden dolayıdır. TEKEL işçilerin sendikal haklarını kaybetmesi TEKGIDA-İŞ'in önemli oranda üye kaybına yol açması anlamına geleceği ve aynı zamanda TEKEL işçilerin radikalleşmesi sırasında, bunların önünde pratik olarak engel durumuna düşen Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'nun yaşadığı tepkinin aynısının kendilerinin yaşanmasından duyulan endişedir. Yani radikalleşen işçilerin önünde durmanın kolay olmadığıdır. İşte tam da bu radikalleşmenin en doruk noktasına ulaştığı dönemde, işçilerin kendi karar mekanizmalarını kurmasının mümkün olduğu ve bir sonraki adım için en uygun güç dengelerinin oluştuğu an olarak tarihe geçmiştir. Karar mekanizmaların işçilerin eline geçmesi, bu dönemdeki işçilerin aktif katılımı olmadan alınan kararların veya işçilere sendika tarafından kapatılan kapıların önüne geçmek demekti. TEKGIDA-İŞ eylemin başlangıçında ve sonunda uyguladığı referandum yeni bir karar mekanizması idi ve doğru değerlendirilip kullanılamadı. “Genel grev!” sloganlarinin arasında önemi ve işlevi kayboldu.
Taban iradesi bu yöntem üzerinden örgütlenebilir ve tüm emek güçlerinin katılımları da sağlanılabilinirdi.
Sol bu dönemde ciddi olarak neyi savundu? Genel grevi. Halbuki genel grevi 4 Şubat'da TEKEL işçileri gerçekleştirmişti. TEKEL işçilerin mücadelesi, 4C ye karşı mücadeleden, Genel Greve oradan da iktidarın alınmasına gidecek düz bir yol asla olmamıştır. Genel Grev sloganı, ki özünde doğru olan bu slogan, solun reformist örgütlerinin elinde tamamen gerçeki olmayan bir slogana dönüşmüştü. Genel Grevin radikalliğine sığınmak, işçi sınıfı içindeki mücadelede doğru tavır alınıldığı anlamına gelmiyor.
Genel Grevin hazırlanması için gerekli en önemli adım hep atlanılmıştır. İşçi sınıfının diğer kesimlerinin ve bunların mücadele eden kesimlerinin harekete geçirilmesi atılması gereken adımlar. Yani ortak komitelerin kurulması. Mevcut sendikaların önemli bir kesminin TEKEL mücadelesine soğuk davranışı bu tür ortak komitelerinin kurulması ile ancak aşılabilinirdi. İşçilerin önemli bir kesminin konjektürel olarak ağır bir kriz döneminde geçerken kaybedilen haklara karşı, ortak mücadelenin gerçekleşmesi için ortak komitlerin kurulması gerektiği zorunluğudur.
Somut olarak işçi sınıfının birliği, salt TEKEL işçileri ile olamazdı. İşçi sınıfının çeşitli kesimlerinin bir araya gelerek, mücadelenin rotasının karar verilmesi ve burada daha güçlü bir çizginin ortaya çıkması anlamına gelirdi. İşçi sınıfının çeşitli kollarının ortak komiteleri kurulması için neredeyse hiçbir girişimide bulunmadı. Buradaki nedenlerden biri de, Türkiye'deki bir çok sol grupların işçi sınıfı içerisinde örgütlü olmamasından kaynaklanıyor. İşçi sınıfı içerisinde az da olsa örgütlü olan örgütler ise, TEKEL mücadelesi ile kendi örgütlü oldukları iş kollarındaki mücadeleyi birleştiremediler. Yani, madencilerin, tersane işçilerin ölüm haberleri, kot ve deri işçilerinin hastalık haberlerinin ve Marmaray'dan Çimene kadar geniş bir ağda işçilerin grev ve eylemlerinin yüksek olduğu bir dönemde solun pasifliği manidardır. 1 Mayıs Taksimin tarihsel bir rakama ulaşması bu mücadelerin ve gerçekliğinin sonucudur. Sol TEKEL üzerinden bir emek cephesi açamadı. Sol TEKEL'in yarattığı dalgalanmada yukarıda bahsedilen dar perspektiflerle hareket ederken, kaybolmuş itibar ve gücünü kısmi olarak tazelemek ile sınırlı kalabildi. Aynı süreçte başlayan sendikal bürokrasisinin sarsıntısı, 1 mayıs sürecinde devam ettirilemedi. Dar hesaplar ve DİSK in göşteriş sevdası nedeniyle 26 Mayıs sürecinde Türk-İş üst yönetiminin açık gerici ve devletci sendika bürokratları ile yenilenmesi sürecine dönüştü. Yani Türk-İş yöneticileri TEKEL sürecinde sallandılar ama dökülenler olmadı. Şu anda Türk Metal ve diğerleri ile yenilenmiş daha katı bir bürokrasi iş başındadır. Sendikalar içerisinde devrimci bir muhalefetin oluşturulaması önemli bir sorun teşkil etmektedir.
Tekel özelleştirme politikları karşısında sol ve sendikaların siyasal tutum ve teşhir ötesine geçemeyen, doğru taleplerle birleştirilemeyen süreci ile de tescillenmiş oldu. Tekel özelleştirmelerinin kurbanı ise kürt bölgesidir.
Çalışır durumda olan ve 300.000 tütün üreticisinden tütün alıp işleyebilecek durumda olan Diyarbakır, Batman, Adıyaman, Bitlis depo ve fabrikaları işçilerin denetiminde devletleştirilebilinirdi, hem bu şekilde işçilerin sermaye konusunda ve diğer altyapı konusundaki eksiklikleri gidirebilir hem de üretim üzerinde tek söz hakkı işçilerin olabilirdi. Bunun tarihsel örnekleri Latin Amerika'da yaşanılıyor. Buna en aktüel örnek ise Arjantin'deki Zanon keramik fabrikasıdır. Bu yol ile özellikle yüzbinlerce kürt köylüsünün mağduriyetini ve ekonomik çöküşü engellenilebilirdi. “Özelleştirmeyip, işçilerin demokratikleştirilmesinin” örneklerinden biri olarak da belki Latin Amerik'daki örnekleri Türkiye’ye de sıçrayabilirdi.
Solun küçük bir kısmı komitelerin kurulması için girişimlerde bulunmuştur. Ama onların da eksik bıraktığı nokta ise, işçi sınıfının çeşitli örgütlerinin ortak mücadele etmesi için, TEKEL mücadelesine destek veren örgütlerin bir araya gelmesi zorunluluğuydu. Burada her örgüt kendi ideolojik çizgisinin doğruluğuna inanarak, işçi sınıfının reformistlerinden,merkeziyetci ve devrimci örgütlere kadar uzanan geniş bir çizgide, tüm örgütlerin bir araya gelmesi için girişimlerinin olmamasıdır. Bir kısmın CHP'yi, diğer bir kısmın BDP'yi, diğer bir kısmın ulusalcı olmayanları, bir başka bir kesmin ise tamamen tek başına hareket ettiği bir ortak eylem cizgisinin doruğa oluştuğu bir mücadele oldu TEKEL mücadelesi.
İşçi sınıfının birliğini, kendi partilerinin bir şekilde işçi sınıfı içersinde tek güç haline dönüşmesi durumuyla birebir tutulduğu içindir ki, ortak çalışmalardan daha çok, işçi sınıfı içersinde kimin ne kadar daha çok işçi kazandığı bir çalışmaya dönüştüğü anlarda olmuştur. Tabiki TEKEL mücadelesinin önemli bir sürecine girildiği bu dönemde, partiye 'kazanılmış' TEKEL işçilerin nerede olduğu sorusu ise cevapsız kalmaktadır.
TEKEL mücadelesinin, tekrar kabarmasının şartları hazır bulunmaktadır. Anayasa mahkemesinin olumsuz karar vermesinden sonra, TEKGIDA-İŞ in dediği gibi bir mücadelenin tekrar başlatılması söz konusu olabilir. Bu ama yasal süreci beklerken, bir çok işçinin artık kendi örgütlü gücünden daha çok kemalist devlet aygıtının AKP’ye karşı olan tavrından beklenen bir umutla sonlacağı için bir çok umutsuzluk ve 4C ye tümüyle kabul ile bitebilir ve mücadelenin önünde engel olur. Diğer bir ihtimal ise işçilerin kendi inisiyatfileri ile başlatacağı bir eylem süreci olabilir. Bunların yanısıra UPS işçilerin ve diğer işçilerin devam eden mücadeleri de vardır. Yani işçi sınıfının önümüzdeki süreçte işçi mücadeleriyle tanışması devam edecektir. Bu süreç zorunlu olarak, ya işçi sınıfının bağımsız ve kendi çıkarlarını savunan devrimci marksist bir işçi partisinin çıkmasına gidecek yolu açacaktır ya da işçi sınıfının mücadelerinin reformist ve küçük burjuva önderlikler elinde hüsran ile bitmesi ile sonuçlanacaktır.
TEKEL işçilerinin mücadelesinde başından beri mücadelenin önünde engel olan Türk İŞ başkanı Mustafa Kumlu'nun 1 Mayıs'da Taksim meydanından kovulmasından sonra, Türk İş Türkiye çapındaki eylem gününden geri çekildiğini belirtti.
Şimdi ise 26 Mayıs'daki katılımın daha öncesine göre, daha dar bir eylem günü olarak geçileceği kesin. Sendika bürokrasisinin kontrolü dışında gördüğü bu tür gelişmelerin ön belirtileri bir çok sefer TEKEL mücadelesinde ortaya çıkmıştır. TEKEL mücadelesi geldiği nokta itibariyle artık kapalı kapılar ardındaki ikili görüşmelerle çözülecek durumdan çıkmıştır. Kumlu ve arkadaşları TEKEL mücadelesinin önündeki bir engele dönüşmektedir ve TEKEL işçilerin basıncına karşı Kumlu ve arkadaşları artık açıktan karşı durabilmektedir ve ikna durumu da artık yoktur.
Bu durumda ne yapılması gereklidir? TEKEL mücadelesinin dinamiklerini oluşturan işçiler ve onların sendikal temsilcileri mevcut güçleri ile beklentileri karşılayamazlar. O yüzden TEKEL işçilerinin güçlerini dinamize etmek gerekmektedir! Bunun için TEKEL mücadelesinin talepleriyle gündemdeki diğer işçilerin mücadeleri birleştirmelidir.
Tüm ülkeyi 32 tane madencinin hayatını kaybetmesinin acısı sarmış durumdadır. Ve herkes biliyorki bir iki hafta sonra bu olay unutulacaktır. 2002 den bu yana 544 maden işçisi hayatını kaybetmiştir. Değişen bir şey olmadığı gibi, taşeronlu çalışma sistemiyle durumları daha da kötüleşmiş, başbakan madencilerin ölümünü kaderleri diye açıklamıştı.
Bir yandan TEKEL mücadelesi başta olmak üzere Tar-iş, Kent-İŞ, Marmaray, İtfayiye işçileri, Çemen tekstil işçilerinin mücadeleleri önemli bir ivme kazanmıştır. Diğer bir taraftan ise maden ve tersane işçileri iş cinayetleri, kotlama işçileri ise hastalık sonuçlarında hayatlarını kaybetmektedir. Bu mücadeleri tek bir TEKEL mücadelesiyle sınırlamak, TEKEL işçilerinin kaybetmesini istemek anlamına gelmektedir. TEKEL işçilerinin mücadesinin yükseltilmesi yukarıda sayılan iş mücadelerini başta olmak üzere işçi sınıfının ortak bir noktada buluşturabilmek olmalıdır. Çeşitli vesilerle işçiler arasında karşılıklı ziyaretler olmuş ama bunları şimdi bir ilerki noktaya taşıma zamanıdır.
Onun için 26 Mayıs'daki eylem günü acilen Maden işçilerini anma gününe de dönüştürülmelidir. Hali hazırda mücadele yürüten işçileri bu mücadeleye organik bir parça olarak çekmek gerekmektedir. Planlamaya bu işçi temsilcileri de katılmalıdır. Ortak komiteler kurulması artık kaçınılmazdır. 1 Mayıs Taksim’in vermiş olduğu moralin 26 Mayısa taşınması durumunda, işçi sınıfı önümüzdeki sürece daha toparlanmış halde girecektir. Türk İş içerisinde mücadeleye karşı açıktan tavır alan Kumlu ve yönetimi görevden en kısa sürede uzaklaştırılmalıdır. İşçilerin Türk İş yönetimine karşı olan tavrı, TEKEL işçilerinin mücadelesinin gereklerine göre şekilenmeldir.
26 Mayıs'da TEKEL işçileriyla dayanışma ve madenci ölümlerine karşı Genel Greve Ülke çapında ve yerelde işçi komiteleri kurulmalıdır 4/C nin kaldırılması Özelleştirilmesinin durdurulması ve TEKEL başta olmak üzere özelleştirilen tüm kurumların işçi kontrolünde kamulaştırılması gerekmektedir.
Suphi Toprak (Devrimci Enternasyonal Örgüt) 21.05.2010
TKP’nin yayın organı Komünist’in 260 sayısında ‘‘Günümüz koşullarında Talât Paşa'yı anlamak’’ Tevfik Cavdar’ imzalı makaleyi okuyanlar, TKP’nin Şovenizmini anlıyabilir. Ermeni halkına karşı yapılan jenositin T.C. tarafından inkar edildiği, Ermeni katliamın varlığını savunanlara karşı topluca linç denemelerin gerçekleştiği bir ortamda, Tevfik ÇAVDAR tek derdi, Talat Paşayı bizlere ‘‘doğru göstermek’’. Tevfik Cavdar yazısına bir soru ile başlıyor, ‘‘Talât Paşa'yı nasıl bilirsiniz? Bu sorunun en net cevabı Talât Paşa'da kim ne görmek istiyorsa onu gördüğüdür.’’ Ve Talat Paşaya karşı politikaların sorumlusuda hemen bulundu: ‘‘Talât Paşa ya da tehcir bunca yıl sonra niye bu kadar gündeme gelmektedir? Yanıt emperyalizmin politikalarında aranmalıdır.’’ TKP sosyal Şovenizmene hemen de bir kılıf bulmuştur. Ermeni sorunu, nasılsa unutulmuş gitmişti. Durup dururken başımıza bunu ancak Emperyalistler çıkartmış olabilirler. Ne de olsa Bu katliamı gündeme getirmek gibi bir devrimci görevi TKP kendinde görmemekte, bu konudaki devrimci girişimlerden rahatsız olmakta olduğunu ise ifade etmekten geri kalmayan bir şovenist partidir. Lenin ise şunu demektedir ‘‘ Üçüncü Enternasyonale katılmak isteyen her parti, sadece açık sosyal yurtseverlik değil, fakat sosyal pasifizmin sahtelik ve ikiyüzlüğünü de teşhir etmekle yükümlüdür.’’ ( Lenin, 3. Enternasyonale katılma Koşulları, 6. madde.)
Talat Paşayı bize tanıtmaya başlıyor şovenist TKP; ‘‘Bir kere Osmanlı İmparatorluğun'da sıradan bir vatandaş, posta memurluğundan nazırlığa, sonradan Sadrazamlığa yükselen mütevazılığı ile ün salmış bir devlet adamıdır. Osmanlı'nın ilk ve son sivil yaşamdan gelmiş başbakanıdır. Vezirlik rütbesini (Paşalık sanı oradan gelir) ancak 1917'de Sadrazam olduğu zaman alabildi; böylece İttihat ve Terakki'nin Reisi Umumisi Talât Bey, paşalığa terfi etti.’’ TKP, halkımızı bayat kemalist kitaplarla aydınlatmaya çalıştığı için, Milli Eğitim Bakanlığından kutlama alacağından şüphem yoktur. Epeyce de meziyetleri sayılmış burada. TKP tabi ki Talat Paşanın partisi olmakta övünebilir. Bizim böyle bir derdimiz yoktur.
TKP Talat Paşa konusunda bizi uyarıyor, diyor ki: ‘‘Talât Bey'i suçlayanlar tek olay olarak Ermeni tehcirini gündeme getirirler. Tehcir, Ermeni çetelerinin doğudaki (Rus) cephenin arkasında, sürekli olarak askerimizi taciz etmesi, Çarlık ordularına açık bir biçimde yardım etmesi nedeniyle alınmış bir karardır’’ TKP’de kendine göre haklı, Talat Paşanın meziyetlerini sıralamak varken, tuturmuşlar devrimciler Ermeni Katliamı diye. Burada ki bazı deyimlere iyice bakalım bir. Ermeni çeteleri, TKP’nin askerlerini taciz etmiştir. TKP kendisini Osmanlı devleti yerine koyup, askerlerini de bizim demeden utanmamaktadır. TKP’ye sormalı, Askerler onlarınsa, Askerlerin işgal ettikleri ve öldürdükleri kişilerin sorumluluğu da TKP’ye ait mi? TKP’ye parti amblemi olarak Osmanlı bayrağını ne zaman kullanmak istiyor? Ermeniler sanki durup dururken, Ruslarla ortak olup, TKP askerlerine (düne kadar Osmanlı askerleri olarak biliyorduk biz onları) saldırmış gibi bir yorum var burada. Ermeni halkına karşı gerçekleştirilen katliamlardan ya da Ermeni halkının kendi geleceğini tayin etme hakkından en ufak bir cümle bile yok. Pantürkizm ve jöntürklerin Osmanlı içersindeki rollerinden ve katliamdaki sorumluklarına değinmekten bilerek kaçınılmış.
TKP dur durak bilmeden şovenist tavır almaktan geri durmuyor ‘‘Zaten 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerikan, Fransız, İngiliz vb. emperyalist ülkeler doğu ve güneydoğu Anadolu misyoner kolejleri açarak Ermeni ayrılıkçı hareketini desteklemiş ve yükseltmişlerdi. İddia edilen ölümler, bu tehcir sırasında, göçen kafilelere saldıran Türk ve Kürt çeteleri tarafından meydana gelmiş. Ayrıca ağır yolculuk koşulları telefatın artmasına neden olmuştur. Tehcir kararı Talat Paşa'nın dahiliye nazırlığı sırasında alınmıştır. Bu kararı eleştirenler, Milli Mücadele sırasında Anadolu Rumlarının İonya adına, nasıl silahlanıp savaşa katıldığına tanık oldular. Nitekim Lozan Antlaşması gereğince yapılan ünlü mübadele olayının nedeni budur; bir yerde mübadele işlemi de bir çeşit tehcirdir. İlave etmeğe hacet yoktur. Tehcir nedeniyle kırılan Ermeniler bilinçli bir soykırım isteğiyle kırılmamışlardır. Savaş gereği alınan bir tedbirdir bu. Osmanlıların Rumeli'den çekiliş süresince, özellikle Balkan Savaşı sırasında yüz binlerce insanın İstanbul'a, Anadolu'ya kaçarken kırılması gibi...’’ Osmanlının bir halklar hapishanesi olduğundan tek bir noktada bile değinilmemiş. Rumların, Ermenilerin, daha önce balkan halklarının ve Arapların isyanlarını tek bir Emperyalizme bağlamak siyasi aptalıktır. Osmanlı da azınlıkların durumuna bir bakalım; “örneğin, ibadetlerini Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde yapmak zorundaydılar. … çan çalmaları, yeni kilise yapmaları yasaktı. Kilise tamiri için ise devletten izin almak zorundaydılar. Ayrıca ata binmeleri, silah taşımaları, bir Müslümanla karşılaştıkları zaman kaldırımda yürümeleri yasaktı. Elbiselerinin ve ayakkabılarının rengi, kumaşlarının kalitesi değişik olmak zorundaydı. … 16. yüzyılda bir fermanla, yakalı kaftan, kıymetli kumaştan özellikle ipekli elbise, ince tülbent, kürk ve sarık taşımaları yasaklanmıştı. Ayrıca … hangi renk elbise giyecekleri de bildiriliyordu. Örneğin, Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin mavi idi. Evlerini de değişik renge boyamak zorundaydılar. Hamamlarda takunya giymeleri yasaktı, peştamallarına çıngırak takmaları gerekiyordu. … Müslümanların evlerinden daha yüksek ev yapmaları yasaktı. … Evlerin, Müslüman mahallelere bakan taraflarına pencere yapmaları da yasaktı. … tüm bu yasaklara uymayanlar para ve hapis cezasına, hatta sert bir padişaha denk gelirlerse ölüm cezasına dahi çarptırılırlardı.” (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s.55-6) TKP Osmanlının bir halklar hapisanesi olduğunu red etmekte. İsyan eden halkların kandırılmış olduğunu iddaa etmektedir. Kurulan Kürt Hamidiye Alaylarının, Ermeni halkına yönelik çete saldırılarının, çöllerde yokedilmesinin sorumlusunun Osmanlının Politikası olduğu ima bile edilmiyor yazıda. Talat Paşa’nın iyi bir örgütcü ve başarılı bir siyaset adamı olduğundan bahsetmekten vazgeçmiyor. Yazarın Talat Paşanın yakın akrabası olması ihtimalini de göz önünde alarak, TKP’nin Talat Paşaya bu ilgisi, açıkca milliyetci, şovenist tutumunun özetidir.
Yazıda ilginç bir noktada şu: Emperyalistler Ermenilere destek vererek çökertmek için elinden geleni yaparken ( Yukarıda da gördümüz gibi) , diger tarafdan da Osmanlıyı güçlendiriyormuş. ‘‘Bu yasa ile günümüzün il genel ve özel idareleri kurulmuştur. Gerçi bu yasa bir anlamda "Düveli Muazzama" denilen emperyalist ülkelerin baskısı üzerine yaşama geçirilmişse de, gene de Türkiye'nin demokratik gelişmesi yönünden önemli bir adımdır.’’
Kendilerini Sosyalizme yamamaya çalışmaları yetmezmiş gibi bir de Talat Paşaya ilaki bir yerden, Sosyalizme ilaki bağlayacaklar. ‘‘Talât Paşa, Sovyet Devrimi'ni sevinçle karşılamış, Brest-Litovsk Barış Antlaşması'yla doğu sınırlarımızı 1878 öncesine getirmiş; Kars, Ardahan ve Ağrı yeniden sınırlarımız içersinde kalmıştır.’’ Alman Kayzeride Sovyet devrimine ilk başta sevinmişti. TKP Alman Kayzeri hakkında ne düşünüyor?
Ermeni katliamının siyasi sorumlusu, Osmanlıdır. Emperyalizmin toprak paylaşımı esnasında, Osmanlının bir halklar hapishanesi olduğunu göz önüne alarak politika yapmasında emperyalist politika açısından bir cıkmaz teşkil etmemektedir. Emperyalizmin buradaki çatışmaları körüklediği bir gerçekse, bu körüklenmeye neden olan sebebler de birer gerçekcilik teşkil etmektedir. Sorun, ulusların bir arada yaşabilecekleri bir siyasi birliğin kurulmamasıdır. T.C.’de bir halklar hapishanesidir. Bu durum böyle olduğu sürece, isyanlar hep olacaktır. Cözüm halkların kardeşliğinden geçer, bu kardeşlik halkların haklarını tanımaktan geçer. TKP bu sorunların cözümünü Ermeni jenozidini inkar ederek ve ulusların kendi gelecegini tayin hakkından (UKKTH) vazgeçmede arıyor. Marksist İnisiyatif ise, jenozidin tanınması ve mağdurlarının haklarının iade edilmesini ve ukgth’nın tanınması için mücadele veriyor.
‘‘Komünistler, ayrıca, vatan ve miliyeti kaldırmayı istemekle şuçlanıyorlar. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız.’’( Marks. Engels) TKP ise kendi çizgisini yurtsever solda belirlemiştir. Bu politik çizgi, ancak belirli bir kitleye cazip gelir. Bu kitlenin parti içindeki temsilcileri bu tabana oynamak için eline geçen fırsatları kullanır. Onun içindir ki, Tevfik Cavdar’ın yazısı parti çizgisinin tutarlı bir devamıdır. TKP ile beraber bir cok ulusal sol güç Kemalizmin kuyrukçuluğundan prim yapmaya çalışıyor. Bu girişimler ancak Kemalizmi güçlendirmekten başka bir şey değildir. Devrimci marksistlerin görevi şovenizmin her türlüsüne karşı mücadele etmektir.
Suphi Toprak
Not : Bu makale, belli bir süre önce yazılmış olup, son çıkan olaylar neticesinde TKP’nin nasıl bir zihniyet taşıdığını yeniden gündeme getirmek açısından, bu blogda yayınlanma kararı alınmıştır.
Osmanlı çok geniş bir çoğrafya hakim olan bir imparatorluktu. Osmanlı'nın baskısından bıkan halklar peşi sıra bağımsızlıklarını kazanırken, Osmanlı'da 1908 burjuva devriminden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti kendi politikasını gerçekleştirmek için uygun bir ortam bulmuştu. Panislamizmin ve eski imparatorluğun işlevsizliği artık ortadaydı.
Osmanlı'nın kendi imparatorluk sınırlarını koruyabilmesi hatta belkide bir zamanlar hükmediği bölgelere tekrar kavuşabilmesi için, toplumsal altyapının yenilenmesi gerekliydi. Fabrikaların,tren yolu ağlarının, en son teknolojik savaş gereçlerinin ( tankların ve savaş uçakların kullanılmaya başlandığı bir dönemde bunlar Osmanlı için bir hayaldi) artık savaş meydanlarında boy göstermeye başladığı dönemdi. Emperyalist işgallerin ve sömürülerin döneminde Rusya, Osmanlı,Hindistan, Çin gibi devletler savaşın içersine çekilmeye çalışıldı. Özelikle Rusya ve Osmanlı bu savaş ile birlikte tekrar eski güçlerine kavuşabilmek ve ganimetlerin paylaşımında kazanan tarafta yer alabilmek için savaşa gönülü girdi. Savaşın kazanımları ile birlikte batılı kapitalist ülkelerle olan mesafeyi mümkün olduğu kadarıyla kapatmayı umuyorlardı. Osmanlı askeriyesinin yeniden inşaasını Alman İmparatorluğu üstlenirken, Bagdat'a kadar uzanan bir trenyolu hatı ile buradaki ticari yolların canlandırılması Osmanlı için devasa kazanımlar anlamına geliyordu.
Kemalistler ve ulusal solcular, Osmanlı'nın emperyalizmle olan bu ilişkisini hep tek yanlı görür ve sadece kullanılan bir Osmanlı resmi çizerler, halbuki bu ilişki dengesizde olsa karşılıklıdır. Dengesizdir çünkü güçlü olan emperyalistlerdir. Osmanlının askeri zaferlerle toprak kazanımları bir taraftan çok geniş topraklarda hakimiyet sağlar iken, diğer yandan da hantalaştırmıştır. Özel mülkiyetin osmanlı içersinde devletin kadrolarının ve askerlerinin, daha da önemlisi padişahın elinde toplanması, sanayi devriminden önce batılı ülkelerin burjuva sınıfının ticarete yönelmesi ve güçlenen burjuva sınıfının devletin bürokrasisine ve feodal güçlere karşı iktidarda yerini alması, sanayi devriminde kapitalist ilişkilerin hakim olması, Osmanlı ile Batı ülkelerin arasındaki farkları oluşturmaktadır.
Osmanlı bir süre sonra batılı ülkelerin mallarını alan, aldıkca onlara bagımlı olan bir yapıya dönüşür. Kapitalist sınıfının osmanlı da, tıpkı Rusya'da olduğu gibi, son derece cılız olması Avrupa'da 11. ile 12. ci yüzyılda ortaya çıkan kapitalist sınıfla arasında güç farkını oluşturuyordu. Rusya bu geri kalmışlığını bolşeviklerin önderliğinde sosyalist devrim ile taçlandır iken, Osmanlı, aslında kendisinin devamcısı olan kemalizme geçti.
Osmanlı için 1.ci dünya savaşı yüzyıllardır kaçırdığı kapitalist gelişmeleri çok kısa sürede yakalayabilme şansı yönetenlere göre doğmuştur. Böyle bir ilişki halkaları içersinde İttihat ve Teraki Osmanlının yeniden inşaası gereklidir. Tek bir millet yaratabilmek için azınlıkların bastırılması gereklidir ve bununla beraber Osmanlı'da ticaret ile uğraşan Ermeni ve Rumların yok edilerek, bir müslüman Türk burjuvazisinin oluşturulması gerekmektedir. Devletin hamilik yaparak Kapitalist bir müslüman Türk sınıfın ortaya çıkmasının önünde ilk engeli, Ermeni nufusu oluşturmaktadır. Ermeni tüccarların ortalıktan kaybolmasından sonra, müslüman Türklerin tüccarların rakipsiz kalması ve onların malvarlıkların ve topraklarının paylaşımı da söz konusudur.
Ermenilerin soykırıma ugramalarından sonra Pontus Rumları hedef haline gelmişti. Pontus kelime olarak ''Karadeniz'' anlamına gelmektedir. Soykırım öncesi nufusları 600.000 bin olan Rumların soykırımda 300.000 ile 350.000 Rum katledilmiştir. 1914 yılında 1919 yılına kadar sürsede, cumhuriyet dönemine kadar uzanan 1922 ile 1924 yılları arasında da bilhassa Trabzon'da saldırılar devam etmiştir. Pontus Rumları bunları kendi dilinde Sphagi (katliam) ve Xerisomos (köksüzleştirme) olarak adlandırmıştır. Lozan antlaşmasıyla beraber Türkiye'de yaşayan Rumlar aslında yaşadıkları topraklardan sürülerek Yunanistan'a gönderilmişti. Halbuki Pontus Rumları binlerce yıldır Yunanistan'da değil, Karadeniz'de, Anadolu'da, İstanbul'da yaşıyorlardı. Sadece müslümanlaşmış Rumlar kendi topraklarında kalabildiler. Onlarda Rum olduklarını asla dile getirmeyecek şekilde susmaları şartıyla. Her sene 19 Mayıs Pontus Rumlarının soykırımı andığı tarihdir. İttihak ve Terakkinin başlatmış olduğu soykırım dalgası, Kemalizmle devam etmiştir. Ermenilerin, Süryanilerin ve Rumların soykırıma uğramasından sonra sıra Kemalizm döneminde Kürtlere gelmiştir. Bir yandan paylaşılan Ermeni, Rum, Süryani malvarlıkları ve topraklarının kemalizm tarafından yasal zeminde organize edilmesi hem tarishsel süreçte bunların yok sayılması hem de türkleştirme politikasının devamı, kemalizmin aslında bu katliamların devamcısı olduğunu gösterir. Asimilasyonun devlet aygıtı tarafından koordineli devam etmesi kemalizmin özeliklerinden biridir.
Pontus Rumların uğramış olduğu soykırımın bu 19 Mayıs'da tartışılması ve gündeme getirilmesi, Türkiye'deki ulusal soruna yönelik bir çözüm girişimi olacaktır. Tarih ile hesaplaşılması, kökenleri ve sonuçları ile ortaya konulması gerekmektedir. Pontus Rumlarının tarihini anlatan müzeler, soykırımı kınayan anıtlar, Yunancadan zamanla farklılaşmış olan Pontus Rumcasıyla yayın yapacak gazete ve medya araçlarına pozitif ayrımcılıkla finansmal destek verilmesi, atalarının yaşadığı topraklara geri dönmek isteyen Rumlara destek verilmesi, bizleri sadece tarihi yargılayan bir noktadan çıkartır, halklar arasındaki kinin bitmesini sağlar.
Mayıs ayında Norveç'te düzenlenecek olan 55'inci Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yunanistan'ı temsil edecek ‘Opa’ adlı şarkıda kemençe kullanılması, şarkının ve şarkıcıların kostümlerinin Karadeniz izleri taşımasına Trabzon'dan tepki geldi haberleri basında yer aldı.
Yunanistan'ın Norveç'te düzenlenecek olan 55'inci Eurovision Şarkı Yarışmasına Opa adlı şarkı ile katılması Türkiye'de tepkileri ortaya çıkardı. Şarkıda kemençenin kullanılması, şarkının ve şarkıcıların kostümlerinin Karadeniz izleri taşımasına başta Trabzon'dan olmak üzere bir çok tepki geldi.
Kemençenin ellerinden alındığına inananlar, bu olaya karşı bir milli tepki duyulması gerektiğini söylüyorlar. Ne de olsa Kemençe Karadenizdir, Karadeniz kemençedir. Yunanlılar buna sahip çıkmak istiyorlar. Karadenizin tarihinde bir çok halklar vardır Buu bölgenin en eski halklarından biri olan Pontus Rumları, Karadenizin en temel taşlarından biridir halbuki. O topraklarda yaşayan halk olan Pontus Rumları katliama ugramış, sürgüne gönderilmiş, geride kalan ufak bir azınlığa ise sadece kendilerini saklamak kalmış. Ermeni katliamının devamı sayılan, cok uluslu topraklardan tek dil ve tek ırk oluşturmak isteyen Osmanlı'da 1916'da başlamış ve son aşamalarına 1919'da varmış olan Rumlara yönelik katliamda 300.000 yakın Rum hayatını kaybetmiştir. Türkiye devleti kurulduktan sonra Rum malvarlıklarının ve topraklarının Türkler arasındakı dağıtımına devam edilmiş ve resmi devlet tezi haline getirilmiş bir Anadolu çıkmıştır karşımıza. Türklerden başka hiçbir halkın olmadığı ve olmayacağı toprakların resmi tarih tezleri.
Karadeniz'de olan kültür aynı zamanda bir Rum kültürüdür, halkların ortak kültürüdür. Yunanistan'a göçmek zorunda kalan Rumların yanında götürdükleri tarih ve kültürleri orada yaşamaya devam etmiştir. Her Kemençede bir Rum ezgisi, bir Laz sevdası, bir Türk umudu saklıdır. Bunları ne resmi tarihler ne de devletlerin sınırları ayırabilir. Miliyetci hazeryanlara katılmış olanlar ancak katliamın devamını getirebilir, nedir bu katliamın devamı? O topraklarda Rumların da yaşadığı konusunun ve onların soykırıma ugradığının gündeme gelmesinin engelenmesidir katliamın devamcılığını yapmak. Bunun için bizler, halkların kardeşliğinin, ancak katliamların aydınlatmasıyla olabilceğini biliyoruz. Bunun için önümüzdeki dönemde tarihimizi aydınlatan yazılarada blogumuz da yer verecegiz.
TEKEL mücadelesi, dünya ekonomik krizinin Türkiye'de varmış olduğu durumu ortaya çıkartan bir süreç oldu. TEKEL mücadelesi ile birlikte; KENT İŞ, MARMARAY, TARİŞ, ÇİMEN TEKSTİLDE vb. gibi işçi mücadelerinin yükseldiği bir dönemde, solun kendi devrim statejisini yeniden gözden geçirmesinin zamanı gelmiştir. İşçi sınıfının önderliğine soyunmuş olan partilerin teorilerinin ölçüldüğü nokta, onların zor şartlar altında işe yarayıp yaramadığıdır. Eğerki bir teori yükselen işçi sınıfı ve kriz anlarında işe yaramıyorsa, o teoride bir hata vardır. Marksist teorinin kendisini bu noktada diğerlerinden ayıran nokta kesindir, kriz ve yükselen işçi sınıfı hareket dönemlerinde işlevseldir.
Aslında Türkiye'deki bir çok hareket, TEKEL mücadelesinde sessizce dönemi geçirme taktiği uyguladı. Aktif olanlar ise, daha çok TEKEL işçilerinin kurmuş olduğu çadır kentdeki somut dayanışma içerisinde yer aldılar. Burada bir çok işçinin sola karşı olan önyargılarını kırabildiler. Bu yazının amaçlarından biri de TEKEL mücadelesinin getirmiş olduğu tecrüberin ışığında, devrimci partinin ve soldaki diğer teori ve pratiklerin gözden geçirilmesidir.
Somut olarak TEKEL mücadelesinde şu ortaya çıktı; Leninist bir ilke olan, işçi sınıfına bilinç taşıma özeliği, aslında işçi sınıfının siyasal örgütlere bilinç taşımasına dönüştü. Bu da mevcut siyasal örgütlerin böyle bir mücadeleye hiçbir şekilde hazır olmadığının göstergesidir. Hele ki Leninist bir anlayışla olması gereken bir partinin olmadığı, bu basit durumla ortaya çıktı. İşçi sınıfın spontane bilinciyle yaptığı eylemler ve devrimci parti ile arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Ama TEKEL mücadelesinde bu tek yanlı bir duruma dönüşmüştür, çünkü işçi sınıfı var iken, devrimci bir işçi partisi somut olarak yoktur.
Ama asıl konuşulması gerekilen konu, devrime giden yolun nasıl bir yol olduğudur.Bu konuda savunulan düşünceleri ilk başta bir gözden geçirmek gerekli. Türkiye'deki mücadeleyi işçi sınıfının dışındaki güçlerle yapılacağını söyleyen hareketlerin, Tekel mücadelesinde pasif kalması aslında eşyanın tabiatına uygundur. İşçi sınıfını, kapitalizmi aşabilecek tek sınıf olmaktan çıkartıp, diger sınıflar ve mücadelerle aynı dereceye indirme eğilimi var.
Aslında tüm küçük burjuva hareketleri şu noktada birleşiyorlar; İşçi sınıfının mücadelesinin önemi sıradanlaştırma ve işçi sınıfını diğer sınıflarla eşdeğer tutmakta. Anarşist hareket soyut bir insan profili yaratıp, toplumsal değişimlere gerek kalmadan bireyin iç dünyasında yaratılan devrimci süreçleri hedeflemektedir. Şehir gerilacılığını savunanlar ise, gerekli kararlılığa kavuşmuş 'çelik disiplinli' bir örgütlenmenin işçi sınıfının somut durumunu anlamaya gerek kalmadan, öncü gücün önderliğinde devrime gidilebileceğini savunmaktadır. Bu mücadele içersinde 'çelik disiplinli' bu örgütlenmenin mücadelesine destek verilebilecek işçi desteği önemlidir. Küba'da Che ve Fidel mücadele ederken, işçi sınıfı da ayaklanmış ve devrim gerçekleşmiştir. Che ise Bolivya'da işçi komünist partinin Che'ye destek vermemesi ile yaşamını yitirmişti. Yani bu iki mücadele birbirinden iki ayrı dünyanın mücadeleri olarak kavranılmış ve devamı getirilmişti. İşçi sınıfı pratikte ancak öncü güçün destekleyicisi konumuna indirgenmiştir. Bu pasiflik içersinde kavranan işçi sınıfının 'çelik iradaye' sahip olan bu tür küçük burjuva partileri olmadan harekete geçebilmesi düşünülemez. İşçi sınıfının kendi örgütlenmelerini yaratma ihtimalinden bile bahsedilmez.Öncü gücün çelik iradesiyle sosyalizme ulaşacaklarına inanırlar, ama işçilerin TEKEL mücadelesinde kendi grev komitelerini kurabilceğine inanmazlar.
Kır gerilalarını savunan MKP ise TEKEL sürecinde şunları belirtmiştir: ' Halk Savaşının tüm siperlerinde teorik pratik, genel ve somut güncel mücadelemizi geliştirerek ilerleteceğiz.' (MKP 101 nolu açıklama) İşçi sınıfın mücadelesi herhangibi bir siper. Artık işçi sınıfı onlar için devrimi yapacak sınıf değil, şematik kalıpların arkasına sıkıştırılmış formüllerin gerçekliğini (Feodal komprador bürokratik burjuvazi önderliğindeki faşist Kemalist Türk devletine yedeklenen emperyalist patentli işbirlikçi sarı sendikalara karşı da uyanık olmak!!!.) kanıtlamak için gerçeğin çarpıtılarak sunulmasıdır. MKP, işçi sınıfından öğrenmeli derken bile, aslında sadece işçi sınıfından uzakta, soyut slogan atmaktan ileri gidememektedir. Şu sloganları MKP ön plana çıkarmıştır:
''Proletarya Önderliğinde Halk İktidarı Mücadelesinde Birleşelim!
Yaşasın Tekel İşçilerinin Meşru Demokratik Hak Alma Direnişi ve Mücadelesi!
Yaşasın İşçi ve Emekçilerin Birliği-Dayanışma ve Mücadelesi!
Biz Kazanacağız, Halk Kazanacak, Halk Savaşı Kazanacak! ''
Aslında bu soyut sloganlar, basma kalıp sloganların ortaya atılması aslında, işçi sınıfının TEKEL mücadelesinde hiçbir hazırlığı olmayan ve işçi sınıfının bu mücadelesine uzaktan bakanların tavrından başka birşey değildir.
İşçi sınıfının içinden gelişen bir hareket yerine kendinisini işçi sınıfı yerine ikame ettiren öncü güç, gerilla grupları ile yürütülecek bir çalışma geleneğinden kaynaklı bir somut sonuç var. Bu grupların ilgi alanın dışında kalan işçi sınıfının mücadelesine bakış açıları, sol içersinde bir çok kişiyide etkilemiştir. Artık mücadeler, işçi sınıfının mücadelesi ve diğer mücadeler diye fiili ikiye ayrılmış durumdadırlar. İşçi sınıfının devrimci mücadelede belirleyici sınıf olmasının yollarını aramaktan daha çok, kendi güçleri ile devrimi gerçeleştirmek isteyen güçler, işçi sınıfını baştan itibaren 'ekonomik talepler' üzerinden hareket eden bir sınıf olarak gördükleri için, politik mücadeleyi işçi sınıfı dışındaki kendi yapılarına verirler. İki mücadelenin birlikte yürütülmesi konusunda eksiklik oluşur. Politik mücadele fiili olarak partinin eline verilir ve işçi sınıfına ekonomik taleple mücadele etme gömleği giydirilir. İşçi sınıfının içerisinde odaklanmış ve buradan politik mücadele etmeyi kabul etmeyen küçük burjuva örgütleri için iki ayrı dünya vardır. Bunun ilginç örneklerinden biri mesela şudur. TEKEL mücadelesi için yorum yapan aydın Temel Demirer şu demeci verdi:'Dersim'in yüksekliklerinde olan insanlara, Ankara'nın göbeğinde omuz veren işçiler var artık." İki ayrı dünya bir şekilde bir araya gelecektir, bunun için ekstra bir şey yapılmasına gerek yoktur, Dersim dağlarında olanlar elbet birgün işçi sınıfınındesteğini alacaktır ve işçiler onlara omuz verecektir. Bütün bu çarpıklığı bu söz son derece iyi anlatmaktadır. Tüm mücadeleri sınıf ekseninde birleştirilmesi yerine, birbirinden kopuk bir mücadeleler hattı kuruluyor bu şekilde.
TEKEL Mücadelesinde bir çıkış noktasını ise reformist diyebileceğimiz odak noktası oluşturdu. TKP, ÖDP, Halkevleri, EMEP gibi parti ve örgütlerdir bunlar. Çıkış noktaları itibariyle, işçi sınıfının kendi öz örgütlülüklerinin fiili inkarı üzerine kurulmuşlardır. İşçi denetimine ve konseylerine gidecek yol için herhangibi bir girişimleri olmamıştır. Bilinç olarak kitlenin geri bilincine seslenerek, güç kazanılmaya çalışılmıştır.
TKP başkanı Erkan Baş yaptığı konuşmada, TEKEL işçilerini vatanın gerçek savuncusu yapmıştır. Aslında TEKEL işçilerinin kurtuluşunu daha çok vatanı sevmekle bir tutmuştur. Emperyalizmden kopartılmış bir ütopik kapitalist Türkiye'nin hedef olarak işçilere sunulması TKP programını oluşturmaktadır. Ulusal bilinci, işçi sınıfının devrimci bilincinin ana unsuru haline getirilmiştir. TKP mücadeleyi bilinçli olarak AKP hükümetine indirgemiştir, anti kapitalist bir tavır yerine anti AKP tavrı geliştirilmiştir. Türk sermayesi değilde, AKP hükümeti hedefin ana noktasına oturtulmuşdur.
Politik hedefleme olarak TEKEL mücadelesi ve işçi mücadelesinde bir AKP karşıtlığına sıkıştırılmış bir politik hat ile kendini belirtirken, işçi sınıfının atması gereken adımlarıörgütlemekten bilinçli bir geri duruş vardır. Ortak direniş komitelerini kurmak yerine, kendi tabanların gözünü boyamakdan başka birşeye girişilmedi. Diğer kurum ve kuruluşların kendi politik çalışmalarına uygun olup olmadığı tartışıldı. Kısacası; işçi sınıfının çıkarının önüne kendi parti çıkarlarını koydular.
Genelikle sosyalizm hedefinin olmadığı bir çizgide buluştu bu partiler, sosyalist rejimin temel taşı olan işçi iktidarının oluşumu için gerekli olan adımlardan bahsedilmedi bile. Bir yandan toplumsal talepleri kapitalizmin ötesine gitmeyen talepler olarak sınırlanırken, sosyalizm uzak geleceğin bir hayali olarak kaldı. Halbuki sorun günümüz mücadelesinde sosyalist devrime gidecek olan sloganları atabilmektedir. Reformist hareket olarak nitelendirebilceğimiz bu hareketlerin burada eksik kalmaları bir şans değil. İşçi sınıfının iktidarı yerine ya kendi partilerinin iktidarını koyan (TKP, EMEP) ya da halk iktidarı diyerek; Proleterya diktatörlüğünü ve işçi sınıfını bile utopik gündemlerine almayan bir noktada buluşan (ÖDP, Halkevleri), işçi sınıfının mücadelesinin hakkını verememektedir.
2009 1 Mayıs'ında Kadıköy'de kalıp, işçi sınıfının birliğini sözde savunanlar, aslında TEKEL mücadelesinde işçi sınıfının birliğinin pratik görevlerinden uzak durmayı çok iyi başarabilmişlerdir. İşçilerin mücadelesinde TEKEL işçileri öne çıkmış iken, işçi sınıfı içerisindeki kesimleri harekete geçirebilmek için gerekli olan donanım ve tecrübe eksikliği ortaya çıkmıştır. Taksimin kazanılması için mücadele eden Disk ve Kesk ile solun geri kısmına sırt çeviren, Kadıköyde katılımı doğru sayan, bu iki mücadelenin birleşmesi için atılması için gereken somut adımları, Kadıköy'dekiler atmadığı gibi, işçi sınıfının birliteliğini, sendika bürokrasisin en geri duruşunda gerçekleştirmeye çalıştılar. Taksim için mücadele edenlerin talepleri etrafında, tüm işçi sınıfının genel mücadelesinin taleplerine dönüştürmektir mesele burada. Taksim mücadelesinin dinamiğini, genel işçi talepleri ile birleştirmekten itina ile kaçınan bu gruplar, TEKEL mücadelesinde de bu hatalı tutumlarını devam ettirmişlerdir. İşçi sınıfı değişik katmanlardan oluşmaktadırlar, bunların mücadele içersinde bulundukları seviye farklıdır. Bunların mücadeleye dahil edilmesi ise bir devrimci görevdir. Çoğu mücadele, birbirinden kopuk gerçekleştiği için başarısızlığa uğramaktadır. İşte işçi sınıfının bu çeşitli katmanlarının biraraya getirebilmek için gerekli olan, işçi sınıfının mücadele eden kesminin talepleri etrafında örgütleyebilmektir, yani TEKEL işçilerinin taleplerini, mücadele etmeyen işçi sınıfının katmanların taleplerine dönüştürmek meselesi değildir, yani Kadıköydeki tutumun pratik sonuçları yaşanmıştır. Kadıköy'de işçi sınıfının birliğini, Taksim mücadelesini yürütenlerini dışlıyarak gerçekleştirdiğini zannedenler, aynı pasifize tutumu mücadele eden TEKEL işçilerine karşı takındılar. Bu mücadelede bu örgütlerin seslerinin duyulmaması aslında mücadele eden işçilere karşı tutunan genel çizgilerinin devamıdır.
TEKEL mücadelesindeki alınan çeşitli tutumlar, şu soruyu tekrar tekrar gündeme getirmektedir; Türkiye'de devrimin rotası nedir?
Devrim, politik iktidarın el değiştirmesidir. Sosyalist devrim, sosyalist toplumun inşası için bir adımdır. Yalnız bu sosyalist devrimin kendine has özellikleri vardır. Sosyalistler darbe yanlısı değillerdir, çünkü sosyalistlerin amacı iktidarı partinin ya da bir merkez komitenin ya da daha yanlışı bir önderin ele geçirmesini amaçlamaz. İktidarın ele geçirilme sürecinde belirleyici olan işçi sınıfının bu mücadeledeki aktif konumudur. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirdiği süreç içerisinde sovyetlerdeki çoğunluk kendi tarafındaydı. Rusya'da işçi sınıfı, köylülerin desteğiyle iktidarı alabilmiş ve daha sonrasında beyaz ordunun emperyalistlerle olan saldırılarına karşı gelmişlerdir.
Sosyalist iktidara giden yolu, işçi sınıfının aktif katılımı belirliyorsa, bu aktif katılım nasıl sağlanmalıdır? İşçi sınıfının iktidar ile olan ilişkisi bir gün bir yerlerden gelecek bürokratik bir emirle olmayacaktır. İktidarın ele geçirilmesinin öncesinde ve sonrasında işçi sınıfının politik gücünün artması karar mekanizmalarının işçilerin kendi örgütlenmelerine devir edilmesidir aynı zamanda. Bu süreç içersinde hem işçi sınıfının tecrübe kazanması, hem de bilinç olarak işçi sınıfının geniş kesimlerinin öncü kesimi oluşturan partinin bilincine yaklaştırılması sürecidir.
Bolşevik partinin bu sürecteki görevi, devrimci programın işçi sınıfı içinde yayılması ve bu programın etrafında işçilerin örgütlenmesidir. Bolşevik partinin programı ama her zaman her koşul altında işçi sınıfını aynı derece etkilemez, çünkü işçilerin bilinç olarak çok farklı oldukları süreçler vardır. TEKEL işçileri içersinde birkaç yıl önce belki çok dar bir grubu devrimci bir programa çekmek zor bir iş iken, mücadeleye başladıkları zamandan sonra çeşitli sol grupların bu dönem içerisinde işçilerle çok daha iyi bir ilişki geliştirebilecekleri ise aşikardır.
Buradaki hussulardan biri, devrimci bir program ve pratiğe sahip bir partinin çok kısa işçiler arasında örgütlenme fırsatının doğmasıdır. Bilinç olarak işçi sınıfının çeşitli katmanları çok geniş yol izlemektedir. Örnegin toplumda var olanvatan, ulus kavramları, kendi hakimiyetlerini TKP'de devam ettirebilmektedir. Böylelikle işçiler içersinde zaten hakim olan düşüncelere uygun olan düşünceler çok daha kısa sürede rağbet görebilmektedir. Ama mücadele genişlediği sürece, TKP nin ve onun ulusalcı programının aslında gerici bir program olduğu ortaya çıkar. Kalkınmacı ekonomik programın temcilcileri olan bu tür partiler, işçilerin kendi öz örgütlenmeleri ile üretim araçlarını denetimlerine almalarını düşünemez bile. Mücadelenin gelişimi ve bittiği yerdeki genel bilinç seviyesi aslında onların siyasi temsilcilerini de belirler.
Devrimci partinin buradaki görevlerinden biri, gücünün son derece cılız olduğu dönemde bile politik ajitasyon ve propaganda ile kendi programını mücadele şartlarına göre anlatılmasıdır. Ve tamda bu gercekleri, işçi sınıfı içersinde doğruları sayesinde devrimci partinin öne çıkmasını sağlar. 'Kitleyi saran düşüncenin maddi bir güce dönüşmesidir'' (Karl Marx). İşçi sınıfı içersinde uzun bir süre ancak cılız bir kesim tarafından dikkate alınan sloganlar ve talepler mücadelenin gelişmesi ile iktidarı sarsacak bir güce dönüşebilmektedir. O yüzden, mücadelenin düşük seviyelerde seyretiği dönemlerde bile marksistler kendi hedeflerini saklamazlar. Devrimci örgütlenmenin ana gücü siyasal cizgisindeki netlik ve doğruluktur. Reformist, merkeziyetci, gerilacı örgütler, işçi sınıfının bilinci ile alakalı olarak devrimci işçi partisinden daha çok güce ve imkana sahip olabilir. Devrimci partinin görevleri çekirdek bir yapılanma iken marksist talepleri ve analizleri işçi sınıfına anlatabilmektir. Reformistlerle güç dengesizliği mevcut koşullarda olsa bile, bu mücadelenin keskinleştiği dönemlerde çok kısa sürede değişebilmektedir.
Devrimciler en güçsüz oldukları dönemde bile propagandalarını ve ajitasyonlarını yapmaları, işçi sınıfının devrimci parti ve diğerleri arasındaki farkı görmesine yardımcı olur. Sosyalizm taleplerini ve günlük talepleri birbirinden ayıran anlayış bu görevi üstlenemezler.
Sosyal demokrat ve reformistler, sosyalist toplumun taleplerini dile bile getirmeden, günlük talepleri gündeme getirirler.Toplumsal sorunların reformlarla aşılacağına inanan işçi sınıfı bu partilere destek vermektedir. Diğer bir taraftansa, herhangi bir günlük talebi reformizmin batağına saplanmak olarak gören anarşist, sol sapma gruplar soyut bir şekilde devamlı nihai hedefin taleplerinden bahsederler. Ne kadar çok bundan bahsederlerse, o kadar çok devrimci olunacağına inanırlar. Komünizmden bahsetmeyen işçiyi hor görürler ve beğenmezler. Bundan ayrı olarak bu iki ayrı programı yanyana getirip, hem asgari hem de azami talepleri yan yana ekleyince, devrimci bir program oluşturulduğunu söyleyen gruplar da mevcut. Böylelikle gündelik sorunların talebi ile sosyalist toplumun talepleri birbiriyle sadece aynı yazıda yer almaktan başka hiçbir bağlantısı olmayan bir konuma gelirler. Sosyalizme giden yol, günümüzdeki mücadelerdenin taleplerin aynı zamanda sosyalist iktidarın yolunu açan taleplerden geçer.
Tariş mücadelesinde işçilerin mali defterlerinin denetime açılmasını talep etmek sosyalizme giden yolu işaret eden bir talepdir. Bu talep sadece sosyalist toplumda gerçekleşmesi mümkün olan bir talep değildir. Bu talebin gerçekleşmesi için aslında ne politik iktidarın ne de ekonomik altyapının değişmesi zorunludur. Aslında işçilerin gündelik sorunları içerisinde önemli bir soruna da cevaptır; yani fabrikanın kapatılıp, işçilerin atılmasında kimin suçu olduğunu net görmek için haklı bir taleptir. Bu talebin gerçekleşmesi aynı zamanda, fabrikada kimin söz sahibi olduğu noktasında yeni bir aşamanın habercisidir aynı zamanda. Mali defterleri kontrol etmeye başlamak, fabrikadaki giderler üzerine de söz sahibi olmak anlamına gelmektedir. Fabrikanın iflas etmesinde bile hiçbir şekilde sorumluluk almadan işçilerden kaçan patronların teşhir edilmesi, işyerinin işçilere devredilmesinin ve işçi sınıfının bu tür olası girişimlerini destekleyecek bir harekete dönüşmesinin yolunu açar.
Mücadelenin somut şartlarına uygun sloganları seçerken, aynı zamanda bu sloganların kendi içersinde sosyalist iktidarın ögelerini taşımasını seçmekte gereklidir. Uzun bir süre sol 'Genel Grev, Genel Direniş' sloganından başka bir şey atamadı. Aslında bu slogan doğru bir sloganının, içinin boşaltılmış haliydi. Doğruydu çünkü, işçi sınıfının pasifize edilmiş halinden kurtulması ve sendika bürokrasisin etkisini kırabilme imkanını ortaya çıkmasının bir önemli adımıdır. İçi boşaltılmıştı, çünkü işçi sınıfının bu slogana nasıl hazırlanması noktasında herhangi bir somut adımdan bahsedilmiyordu. Genel Grevin hazırlıklı geçmesi için işçi sınıfının geniş kesimleri içinde gerekli çalışmalardan bir adım yoktu. Ortak toplantılar, TEKEL direniş komiteleri kurmak gibi 'Genel Grev, Genel Direniş'in hazırlığını yapacak adımlardan bir eser yoktu. Grev komiteleri gibi unsurlardan bahsedilmiyordu bile. Bu ise doğru bir talebin bile ne kadar içi boşaltılabileceğini gösteriyordu.
Objektif şartlara yapılan müdahaleler ile devrime bir adım daha yaklaşmanın yolu açılır. Politik iktidarın işçi sınıfına geçmesi için, kapitalizmde mevcut olan sorunların sosyalist bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekmektedir. Kapitalizm, tarihi boyunca bir çok derin ve etkili krizlerini atlatabilmiştir. Kah bunu dünya savaşları, kah bunu sömürge savaşları kah bunu işçi sınıfının daha kötü şartlarda yaşamaya zorlamakla kah faşizme gitmekle atlatabilmiştir. Yani kapitalizmin krizlerinden çıkıp çıkamayacağı konusu kapitalizmin kendi dinamizmine bırakılırsa, bir şekilde atlatabilmektedir. Fakat bir devrimci partinin müdahalesiyle mevcut krizlerden sosyalist iktidar perspektifi çıkması olanaklı hale gelir. Türkiye'de bir çok örgütlenme siyasi kriz çıkartabilmek için suni denge bozulması için siddete başvurulur. Toplumdaki mevcut krizlerin derinleştirilmesi yönünde gerekli adımları atamama, aslında toplumsal objektif şartların göz ardı edilip, yerine partinin işçi sınıfına gerek kalmadan hareket edebildiği ve işçi sınıfının edilgen bir sınıftan öteye gitmeyen görevselliği verdikleri bir politik hat ortaya net bir şekilde çıkar. Ya da mevcut koşullarda sosyalizm mücadelesi olmadığını söylereyerek, burjuva politikaları yapılmasının argümanları çıkartır. Sosyalizm mücadelesi belki devrimci durumun iyice ortaya çıkması ile iyice gün yüzüne çıkar. Onun dışında, sosyalizm mücadelesi ve sosyalizm mücadelesi degil diye ayrımlar yapay ayrımlardır.
Lenin”in bu konudaki görüşlerine bakmak leninist düşünceyi anlamakta yardımcı olacaktır.
''İşte sorun budur! Narodovoltsi için siyasi mücadele deyimi siyasi komplo ile bir ve aynıdır. Burada itiraf edilmelidir ki, P.L. Lavrov bu kelimelerle, Sosyal-Demokratlar ve Narodovoltsi tarafından kullanılan siyasi mücadelede taktikler arasındaki esas ayrılığı cesur bir ferahlıkla ortaya getirmiştir. Birincisinde Blanquist komplocu gelenek korkutucu bir şekilde güçlüdür, o kadar ki, siyasi komplo dışında bir siyasi mücadeleyi akılları alamamaktadır. Mamafih Sosyal-Demokratlar, böylesi bir dar bakıştan suçlu değildirler, onlar komplolara inanmazlar, onlar, komplolar döneminin çok önceden bittiğini, siyasi mücadeleyi komplolar seviyesine indirgemenin bir yandan, onun sahasını son derece kısıtlamak ve diğer yandan en uygunsuz mücadele metotlarını seçmek anlamına geldiğini düşünürler....
Fakat onlar bu mücadelenin komplocular tarafından değil, işçi sınıfı hareketini temel alan bir -devrimci parti tarafından yürütüleceğini her zaman düşündüler ve düşünmeye devam ediyorlar. Onlar, istibdada karşı mücadelenin komplolar örgütlemekten değil, proletaryayı eğitmek, disiplin altına almak, ve örgütlemekten, mutlakiyetin her belirtisin reddeden ve polis hükümetinin bütün şövalyelerini teşhir eden ve bu hükümeti tavizler vermeye zorlayan işçiler arasındaki siyasi ajitasyondan oluştuğunu düşünür...
...onların sosyalizm için mücadele görevini hiç bir zaman siyasi özgürlük için mücadele görevinden ayırmadığını anlayacaktır...
...St. Petersburg İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Ligası’nın yürüttüğü faaliyet tam da bu türden bir faaliyet değil midir? Bu örgüt, proletaryanın sermayeye ve istibdad hükümetine karşı sınıf mücadelesine hiçbir komplo düzenlemeden önderlik eden ve gücünü sosyalist ve demokratik mücadelenin St. Petersburg proletaryasının tek, bölünmez sınıf mücadelesinde birleşmesinden alan işçi sınıfı hareketi üzerine temellenmiş bir devrimci partinin nüvesini temsil etmemekte midir!...
Burada Lenin'in karşı çıktığı siyasi çizgi parti ile işçi sınıfının ilişkisini kopartan, parti'nin işçi sınıfından kopuk komplocu bir anlayışa indirgenmiş siyasal çizgidir. Bu siyasi akımların kendini Leninist diye tanımlıyabilmeleri için tek yol şimdiye kadarki siyasal çizgilerinden vazgeçmeleridir. Mücadele şartlarına göre en uygunsuz mücadele metotlarını seçmeleri bu partilerin hala ortak özeliğidir. Mücadelerin ortaklaştığı bir politik program ve örgütlenme yerine işçilerin kaderlerine terk edilerek, kendilerin onlar adına mücadele ettiği bir siyasal hat kurulmaya çalışılmaktadır.
Sorun sol adına iktidarı ele alabilmek değildir salt. Çeşitli örgütlerin iktidarı ele alabildiklerini gördük, sorunun kapitalist ilişkilerinin işçi sınıfı iktidarının kurulması ve kapitalist devletin sönmesi idi. Bu olmadığı gibi kalkınmacı devlet bürokrasisinin kanatları altında gelişen bir ülkeler zinciri karşımıza çıktılar. Biz iktidarın alınamayacağını söylemiyoruz, sadece bu şekil ele alınan iktidarların sosyalist topluma geçişi sağlayacak sosyalist devrim olamayacağını söylüyoruz.
Türkiye'deki sınıf mücadelesi, şu an itibari ile savunma mücadelesidir. İş yerindeki hakların ya da iş haklarının savunulması için çeşitli eylemlikler düzenlenmektedir. Süreçleri birbirinden ayıran politik zihniyetin, sosyalist devrimin gerçekleşmesi için gerekli taktik ve stratejileri belirlemede başarılı olamayacağı kesindir. TEKEL mücadelesi, iş haklarının korunması için başlatılan bir savunma mücadelesidir. Püskürtülen ilk 4/C saldırısının peşinden ne gelecektir? Sadece Hükümetin aldığı hakların bir kısmını geri alma mücadelesi olarak savunmada mı kalacaktır, yoksa bu hakların geri alınması ile beraber şu anki mevcut talepleri aşan taleplerde mücadelenin içine girecek midir? Bunun yapılması ancak, mücadeleri birbirinden ayırmayan, en kücük hak arama mücadelesini sınıf mücadelesinin bir parcası olarak algılayan, hakları savunurken aynı zamanda ileriye atak için taktiklerini ve taleplerini de ortayan koyan bir anlayış ancak, bolşevik parti ismini hak eden bir parti tarafından gercekleştirilebilir.
Taleplerin ve mücadelenin birbiri içersindeki sürekliğini sağlamak devrimci bir partinin görevidir. TEKEL, TARİŞ, ÇİMEN, MARMARAY, TERSANE, MADEN işçilerin mücadeleri vs. ya birbiriyle alakasız zamanlarda ve şartlarda yürütülecek ya da bunlar ortaklaştırılacaktır. Kapitalizmin global krizinin sonuçları olarak Türkiye gibi ekonomileri zorda olan ekonomiler, işçi sınıfının en basit taleplerini yerine getirmekte zorlanmaktadır şu an. Bu ortaklaşma İşçi sınıfının genel taleplerinin ortaya atılması ile beraber; işçilerin konseylerde, komitelerde, ortak komitelerde birbiriyle bağlantılı olarak örgütlenmesi ile de olur. Bu genel talepler, işçilerin işten çıkarılmasının yasaklanması, işçi çıkartan kurumların işçilerin denetimine açılması gibi talepler olabilir.
İkide bir Türkiye'de hükümet solcuları ülkeyi bölmekle suçlar. TEKEL işçilerin aldıkları maaşları bahane ederek, onlar kadar alamayan işçilerin TEKEL işçilerine kin tutmasını sağlayan AKP hükümeti kıskançlık, kin duygularını tetiklemektedir. Milyonlarca insanın asgari ücret ya da onun altında maaşla yaşadığı bir ülkede, bu insanların maaşlarını yükseltmeyip, tam tersine biraz yüksek alanları düşman ilan edip, onları da asgari ücrete ve herhangi bir hak dahi vermeden çalıştırmayı hedeflemektedir.
Sendikal mücadele işçi sınıfının ekonomik talepler çercevesinde önemli bir kazanımdır. Sendikasız işçiler ve sendikalı işçiler arasında bir bilinç farkı baştan bulunmaktadır. Biri ortak mücadele etmeyi reformist bir önderlikle olsa da kabul etmiş iken, diğeri ise ortak mücadele konusunda çekimser kalmıştır. Sendikal kazanımlar işçi sınıfının kazanımlarıdır. Bunların korunması gerekirken, aynı zamanda işçilerin sendikal bürokratlarına karşı kendi denetimlerini ve iradelerini ortaya koymaları gerekmektedir. Bunun içinde sendikal önderliklerin değişmesi gerekmektedir. Türk-İş başkanı Kumlu, TEKEL işçilerinin beklentilerini karşılayamadığı ve mücadelenin gelişen aşamalarında hükümet yanlısı sendika bürokratı karakterine uygun davrandığı için şiddetli tepkilerle karşılaştı. Aslında bu işçilerin mücadele içerisinde gelişen bilinçleriyle, belki bir süre önce kendi başkanları olarak da gördükleri Kumlu'ya tepkilerini yöneltiler. Tekgıda-İş in başkanı Mustafa Türkel ise tepkiler ve omuza almalar arasında gidip geldi. Olayın sorumluluğunu Kumlu'ya yaptığı istifa manevrasıyla bırakan Türkel, işçilerin mücadele içersinde haklarını Kumlu'ya karşı savunan bir cizgide olduğunu göstermeye çalışırken, neden en azından Tekgıda İş’in aktif olduğu işyerlerinde TEKEL işçileri ile ilgili ciddi bir dayanışma oluşturulmadığı sorusu gündeme bile gelmemektedir. Önceki yazılarımda, işçi sınıfının mücadele içersinde hem bürokrasi tarafından harekete geçirilmediğini hem de bürokrasinin bu harekete geçirilmemiş işçi kesimlerini de bahane ederek, kendi pasif cizgilerini haklı çıkartmaya çalışmaktadır. Mustafa Türkel mücadele içersinde klasik sosyal demokrak cizgide bulunarak, açıktan açığa işçinin değilde, AKP hükümetinin yanında alan sendikalara karşıda bir tavır almıştır. İşte bu karşı tavır alış dönemseldir. Birsüre öncesine kadar beraber olan bu bürokratlar, TEKEL mücadelesi içersinde belki geçici de olsa ayrışmak zorunda kalmıştır.
Mücadelenin içinde ileri doğru hamle yapan işçi sınıfı aynı zamanda kendi bürokratlarını ve destekledikleri siyası partileri de hamle yapmaya zorlarlar. İşçi sınıfı ileri hareket etmek zorunda bırakılır. TEKEL mücadelesinde, hükümetin daha olumlu bir tavrı, belki mücadele başlamadan bitmesine neden olabilir iken, artık işçiler için bir çok beklenti yukarı çekilmiş hale gelmiştir. İşçilerin ileri hamleleri, aynı zamanda güven duydukları partileri sınama fırsatı verir. AKP hükümeti kesinlikle TEKEL işçileri tarafından da desteklenen bir partiydi. Bunu bir çok işçi zaten kendisi söylemekteydi. AKP’nin işçilerin beklentilerini boşa çıkartması, TEKEL işçileri AKP bakanlarını, milletvekillerini gördükleri yerde protesto eden bir hale gelmiştir. Türkiye'nin çeşitli illerinde işçiler artık AKP karşıtı eylemlere imzalar atmaktadır.
İşçi sınıfının ileriye hamle yapması, aynı zamanda burjuva partileri ile olan arasındaki bağları zayıflatır. Burjuva partilerine işçilerin duydukları güven aslında mücadelenin başarıyla sonuçlandırılması önünde bir engeldir. Bu partileri güçlü kılan işçi sınıfının içinde bu partilere verilen destektir. Kapitalistlerin sayıca azınlık olmasına rağmen iktidarda tutan onlara işçi sınıfı ve kücük burjuva içindeki destektir. Yani kapitalistlerin yardımcıları var. Yardımcılarının yardımcıları var. İşçi sınıfı içersinde burjuva partilerine karşı olan bu güven duygusu, aslında onların programlarının kendi sorunlarına cözüm getirecegine olan güvendir.
Bu güven aslında boş bir güvendir. TEKEL işçilerinin mücadelenin ilerleyen aşamalarındaki taleplerine bu partiler cevap veremeyecektir. İşçi sınıfı içersinde çalışan devrimci parti, işçi sınıfının burjuva partileriyle olan ilişkisini de değerlendirmek zorundadır. TEKEL mücadelesine destek veren tüm örgütlerin ortak bir TEKEL dayanışma platformunda buluşturulması bu amacı taşımaktadır. Böylelikle azınlık bir grup olarak, işçi sınıfının büyük bir coğunluğunun güven duyduğu partileri dışlamak hatasına düşmez. İşçi sınıfının iradesini hiçe sayarak, kendisini tek temsilci olarak gören ve yaptığı çalışmalarda sekter bir davranışla merkeziyetci yaklaşım, işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesi ve güçlenmesi için zorunlu olan ortak çalışma önünde engeldir.
TEKEL mücadelesinde ortak çalışmamak için her türlü pratik ve teorik engelleri sıralayan örgütlerin tersine Leninist tutum, bu partileri işçi sınıfının mücadelesi etrafında toplamaktır. Onları bu ortak çalışmanın dışında tutmak, işçi sınıfının onları tanımasındaki engelleri güçlendirmektir sadece.İşçi sınıfının mücadele organlarında olan İşçi konseylerin de bile Lenin diğer görüşte olan işçi ve partileri ile beraber çalışmayı öngörürken, sol TEKEL mücadelesinde birbirine selam vermemek için tüm politik ve siyasal güçünü kullandı.
Lenin'in işçi konseylerindeki ortak çalışma ile ilgili görüşleri şunlar:
''Neden İşçi Temsilcileri Sovyeti”nin böyle bir merkez olmaması sorusu ortaya çıktı.Cünkü sovyetlerde sadece sosyal demokrat işçiler oturmuyorlar. Bu bir eksi değildir aksine bir artıdır. Biz her zaman dedik ki, sosyal demokrat işçilerinin burjuva devrimci demokratlarıyla mücadeleci ortak çalışması zorunludur diye. Biz onu dedik,fakatişçiler onu yaptılar.Onu yapmaları ise harikadır. Fakat''Novaya Zhizn'da sosyal devrimci partiye mensup bir işçi yoldaşın sovyetlerin bir partiye dahil edilmesini eleştiren mektubu okuduğumda, beni bu yoldaş işçinin bir çok noktada somut olarak haklı olduğu düşüncesi sardı. Tabiki bir çok konuda bizim ve onların düşünceleri ayrılmaktadır, tabiki sosyal demokratların ve sosyal devrimcilerin birleşmesi söz konusu bile olamaz fakat söz konusu olan da bu değil. Sosyal devrimcilerin düşüncelerini savunan işçiler bizin sarsılmaz inançımıza göre tutarsızdır. Bir taraftan proletaryanın mücadelesini yürütürken, diğer taraftan proleter olmayan düşüncelerini koruyorlar. Bu tutarsızlığa karşı bizim bizim kararlı bir ideolojik bir mücadele yürütmemiz gerekmektedir, fakat bu güncel, yakıcı, hayati , herkes tarafından tanınmı, tüm dürüst insanları birleştiren devrimci mücadelenin zarar görmesini de engelleriz. Bizler sosyal demokratların düşüncelerini sosyalist olarak değil, aksine devrimci-demokrat düşünceler olarak görürüz. Ama mücadele hedefleri bizleri partilerin bağımsızlığımı tümüyle koruyarak ortak yürümeye zorunlu kılmaktır. Sovyetler bir mücadele aracıdır ve öyle de olmalıdırlar. Demokratik devrimi yapmaya çalıştığımızda dürüst ve kararlı demokrat devrimcileri kovmaya çalışmamız bir saçmalık ya da delilik olabilir ancak.Onların tutarsızlığıyla mücadele etmek kolay, çünkü tarih bizim düşüncelerimizi doğrulamaktadır ve gerçeklik te her adımda bunu doğrulamaktadır. Eğer bizim literatür onları sosyal demokrasiyi ögretemez ise, bizim devrim onlara sosyal demokrasiyi ögretecektir. Tutarsız olan işçiler, hristiyan kalıp tanrıya inanlar ve saçma sapan mistizmin taraftarıentellektüellerdir ayrıca,biz ama onları sovyetlerden, hatta partiden de kovalamayacağız, çünkü biz gerçek mücadelenin canlı unsurların marksizm tarafından ikna edilceğini ve canlı olmayan unsurların ise kenara atılcağından eminiz. Kendi gücümüzden veRus Sosyaldemokrat İşçi Partisinin içindemarksizmin üstün gücünden biran bile kuşku duymadık.''
Ortak çalışma hem TEKEL mücadelesinde geniş kitlelere ulaşma şansı verirken hem de burjuva partilerine güven duyan tabanlarına seslenebilme şansı verir. Burada devrimci partinin kendi programatik doğrularından vazgeçmemesi ama şarttır. Ortak çalışma adı altında, devrimci partinin eleştirilerinden sakınması da bir hatadır. Bu tür çalışma aynı zamanda işçi sınıfının gözü önünde partiler arasındaki farkın ortaya çıkma sürecidir. Şu anki mevcut durumda TEKEL işçileri büyük bir çoğunlukla soldaki partiler arasındaki farkları bilmemekte ya da önemsememektedir. Ortak çalışma burjuva partileri ile devrimci partinin ayrışma noktalarının kitleler tarafından görülmesidir. Kim ciddi olarak işçilerin mücadelesi için gerekli adımları atmaktadır, işçiler bunu ortak çalışmada net bir şekilde görmektedir. TEKEL mücadelesi gibi hayati bir mücadele de bile, hayati öneme rağmen solun önemli kesimleri yan yana gelmemek için her türlü ideolojik bahaneleri yaratmaya çalışırken, bu konuda Marksizm onların bahanelerine izin vermeyecek kadar net.
TEKEL mücadelesi ve şu an bir çok noktada devam eden işçi mücadeleri, mevcut politik grupların işçi sınıfının politik önderliğini yürütemeyeceğini ortaya koymuştur. İşçi sınıfı içersinde bireysel eylemlerle aşamadıkları sorunlara tepki de aynı zamanda, örgütlü mücadelerin yanı sıra verilmektedir. Son iki haftada da bu tür eylemler göze çarpmaktadır, buna iki güncel örnek: İşten çıkartıldığı için bir işçi Hacılar beldesindeki MHP li belediye başkanını öldürmüştür. İşşiz kaldığı için ailesine bakamayan bir işçi intihar için çıktığı çatıdan 3 günlük açlığın sonucu olarak açlıktan bayılmıştır. İntihar etme girişimleri, psikolojik tramvalar, cinnetler kapitalizmin işçiler üzerindeki uyguladığı politikaların bir sonucudur. Ve doğru okunursa aslında işçi sınıfının mücadelesinin bulunduğu şartları da bir şekilde yansıtmaktadır. İşçi sınıfın bu tür eğilimleri ancak örgütlü bir devrimci güçün eksikliğinde umutsuzluğa kapılan işçiler arasında güçlenebilir. Yükselen işçi sınıfı mücadelesinde işçi sınıfını salt devrimci sınıf olarak görmeyenler, onun yerine başka sınıfları ya da ara sınıfları, kendi partilerini koyan zihniyet sınıf ile olan ilişkilerini devrimci bir perspektif ile oturturamaz.
Devrimciler herhangi bir eylem biçimini reddetmezler, eylem biçimlerini işçi sınıfının mücadelesi ile bağlantılı olarak değerlendirirler. Devrimci eylemin biçimi aslında bu noktada eylemin içeriğiyle alakalıdır. Şiddet burada ikinci plandadır. Küçük burjuva gruplar, kendi reformist programlarını üstünü örtmek için, şiddeti devrimci politakanın ana kıstası haline getirler. Halbuki şiddetin reddedilmesi veya kutsanması gibi bir anlayış marksizmde yoktur. Reformistler yaptıkları eylemlerin şiddet unsuru içermediği için sol sapma olmadığını söylerek, küçük burjuva devrimcileri işe yaptıkları eylemlerin şiddet unsurunu taşıdığı için devrimci olarak ilan ederler. Bu hatalı tutumun altında, işçi sınıfının mücadelesinin gerektirdigi eylemleri mecburi biçimleriyle değerlendirmemek yatmaktadır. İşçi sınıfının örgütüsüzlüğünden vermiş olduğu tepkiler ( öldürme, intihar, cinnet) gibi tutumları, küçük burjuva örgütler politize edip, işçi sınıfının örgütsüzlüğün eylem biçimlerini siyasal alana taşımaktadırlar. İşçi sınıfının içinde örgütlü bir güce dönüşmekten daha çok; işçi sınıfının örgütsüz kesimleri arasında palazlanan bu eğilimin devrimciliğini kanıtlamak için, yapılan eylemlerdeki gözü karalığı ve kararlığı ön plana tutulmaktadır. Mücadele eden TEKEL işçisi intihar etmez iken, örgütsüz işçiler arasında intihar eğilimi güçlenir. İşçi sınıfı içersinde örgütlü mücadele eden bir partinin seçtiği adımlar, bu kesiminin yani örgütlü mücadele eden işçilerin eylem biçimleridir.