6 Haziran 2010 Pazar
''Özgürlük konvoyundaki'' katliamdan sonra
31 mayısın erken saatlerinde, İsrail deniz kuvvetleri komandoları Gazze’ye yardım taşımakta olan “özgürlük gemisi”ni basarak 9 aktivisti katletti. İçinde 37 ülkeden 663 aktivistin bulunduğu, on bin ton insani yardım malzemesi (yemek, sağlık malzemeleri ve yapı malzemeler) taşıyan gemi İsrail’in 64 kilometre uzağında, uluslar arası sularda bulunmaktaydı.
1.5 milyon ile dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden olan Gazze Şeridi, 2007 Haziranından beri İsrail ablukası altında. Gazze’deki İsrail işgalinden sonra 1400 Filistinli katledilmiş ve abluka altına alınan bölgeye ev yapı malzemeleri ve yaralılara ilk yardım malzemesi girişi imkansız hale getirilmiştir. Birleşik aktivistler birçok defa ablukayı kırmak için deniz yolunu kullanmaya çalışmıştır.
Bu durum tek başına olan bir istisna değildi: Aynı gün Amerikalı bir eylemci Kalandiya'daki bir eylemde İsrail'li askerlerin göz yaşartıcı bombanın yüzüne atılması sonucu sol gözünü kaybetti. Yabancılara yapılan saldırılar İşgal edilmiş bölgelerdeki Filistinlerin öldürümesinden daha çok medyanın gündemine geliyor – Ama Filistinlikere her gün kurşunlanıyor.
Protestolar
BM'nin dünya güvenlik konseyinde ABD nin veto hakkı var. Buradaki açıklamada ''İnsan yaşamının kaybedilmesi üzücü'' denilmesi, kimin burada sorumluğu olmadığını söylerek geçiştiriliyor. Batılı basın gemilerdeki gönüllülerin bu ölümlerden kendilerin sorumlu olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü sopa ve demir çubuklarla saldıraya karşı kendilerini savundukları için.
Buna rağmen tüm dünyada bu askeri saldırı protesto edildi, hem emperyalist ülkelerde hem de yarı sömürge müslüman ülkelerde. Yunanistan'da hükümetin kemer sıkma kararlarına karşı sokalardaki eylemler yapan halk, militan protesto eylemlere sahne oldu. Ama en dramatik protesto eylemleri Türkiye'de oldu, öldürülen eylemcilerin Türkiye kökenli olmasından dolayı. Binlerce öfkeli protestocu İsrail'in Ankara ve İstanbul'daki konsoloslukların önünde eylemler gerçekleştirdi.
Bu saldırı İsrail ile Türkiye'nin ilişkilerine zarar verdi. Türkiye bir NATO üyesi ve İsrail'in bu bölgedeki en yakın diplomatik ve askeri ilişkileri olduğu dostu. Ama Türkiye hakim sınıfları içindeki devam eden mücadele ( islami tabanlı AKP hükümeti ile geleneksel laik Türk ordusu arasındaki) Başbakan Erdoğan'ın Filistin yanlısı bir tutum almasını kolaylaştırdı. 2008 yıllındaki Gaza'ya yapılan israil saldırısını açıktan Türkiye kınadı. Ama Türkiye İsrail arasındaki askeri ortaklık devam etti ve buna dahil olarak silah ticareti ve ortak askeri operasyonlarda bundan şimdiye kadar etkilenmedi.
Türkiye Kuzey Akdeniz bölgesinde ve Ortadoğu'da belirleyici güç olmak için çaba sarf ediyor ve ABD´nin tam himayesinde ( ve İsrail'in desteğinde) olmayan bir dış politika gütmeye çalışmaktadır. Bunun yerine müslüman ülkelere ve diğer güçlü yarı sömürge ülkelere yönelmektedir. Buna güncel bir örnek, İran'la yapılan Türkiye ve Brezilya'nın da imzaladığı nükleer anlaşmalardır. İran'ın başka ABD uygulamalarından koruyacak bir girişim olarakta değerlendirilebilir.
Buna rağmen Filistin halkının haklarını savunması ikiyüzlüdür. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundna bu yanı kürt halkını ve diğer azınlıkları ezmektedir. Yaklaşık 14 milyon ( nufusun neredeyse %20 si) Kürdün Türkiye'de en temel hakları verilmemektedir ve onların politik partileri düzenli olarak baskı altında tutulmaktadır. Doğu anadolu'daki kürt köyleri ve şehirleri askeri bir işgal altındadır. Buradaki durum Batı Ürdün'deki Filistin topraklarından asla daha farklı değildir.
İsrail hükümetinin savunucuları diyorlar ki, bu katliamlara yapılan her türlü eleştiri anti semitizmdir. Evet, İsranin koloni projesi ve onunla oluşan şiddet ve atmosfer anti semitizmin yayılmasına yol açıyor. Özelikle müslüman dünyasının sağcı güçleri bu durumdan son derece memnunlar, israil'in şiddetini ve ''yahudilerin komplolarını' eleştirerek, kendi halklarını ezmelerini ve rüşvetci rejimlerinin gündemlerini değiştirebiliyorlar.
Yalnız bu tür suçlamalar, İsrail'de de binlerce insanın aynı şekide bu saldırıyı protesto ettiğini göz ardı etmektedir. ( Yüzüne gaz bombası atılan amerikalı eylemci aynı zamanda yahudi idi)
Perspektifler
Bu katliam bir kez daha gösteriyor ki, barış süreci –kapitalist sınıflar arasında Orta Doğu’daki barışın sağlanabilmesi için girişim denemesi– bir çıkmaz yoldur. 1993 Oslo barış anlaşmalarından sonra Filistinli kitleler, İsrail yerleşim yerlerinin işgal topraklarında yayılmasından sonra sefalete doğru sürüklendi. Bu bağlamda; İsrail ve Filistin’deki işçiler fazlasıyla milliyetçilik zehiri ile zehirlendi.
Sözde barış sürecinde, işsizlik oranı yükselir iken, El-Fetih partisinin önderliği zenginleşmiştir. Onlar, İsrail ile olan işlemleri ve anlaşmaları yaparken ve bu sırada İsrail tüm sorunlardan sorumlu kılarken, sağcı Hamas, El-Fetih liderliğindeki büyük bir yükselmeye yol açarken mutluydular. Aynı zamanda İsrail politikası her zamankinden daha fazla sağcı partiler tarafından hakimiyet altına alınmıştı.
Bu kısır döngüden kurtulmanın tek yolu, İsrail ve Filistin’deki devrimci solun savunduğu, geçmişte çok popüler olan perspektiftir. Siyonist devlet, Yahudilerin çoğunlukta olmasını muhafaza eden ve bu arada Filistin nüfusunu hariç tutan bir sisteme dayanır: 5 milyon Filistinli mültecinin bölgede (velilerinin ve dedelerinin sürüldüğü) yaşamasına izin verilmezken, İsrail’in Arap vatandaşları temel haklara sahip değillerdi. Bu devlet; genel demokratik, laik bir toplum ve bölgedeki bütün insanların eşit haklara sahip olabilmesi için, devrim yoluyla devrilmeli. Bu, İsrail’in işgal ettiği yerleşim bölgeleri, filistinli mülteciler ve her şeyden önce büyük sosyal eşitsizlik konularını gidermek amacıyla tek yoldur.
Bu bölgede sadece işçi sınıfı böyle bir programı uygulayabilir. İşçiler – Filistin kenar mahalelerinde yoksul kitleler, İsrail’deki işçi sınıfı ve tüm dünyadan yüzbinlerce göçmen işçi- gerici önderliği bırakmalı ve devrimci, sosyalist bir perspektif kazanılmalıdır.
Olanaklar
Biz, Filistin özgürlük mücadelesini koşulsuz kabul etmeliyiz, ama aynı zamanda Filistinlilerin gerici önderliğine karşı (ister Fetih ya da Hamas olsun) amansız bir mücadele vermeliyiz. Bu önderlikler gericiden fazlasıdır. Onların bu mücadeleyi kazanabilmek için bir perspektifi yoktur, çünkü onlar ya emperyalistlerin enternasyonal toplumuna, ya da bölgedeki sağcı müslüman rejime güveniyorlar, kıyaslanamayacak kadar iyi silahlı İsrail ordusu ile umutsuz askeri çatışmalar eşliğinde.
Gereken şey, sadece Filistinli kitlelerin haricinde, enternasyonal işçi sıfını da seferber edebilecek bir stratejidir. Bu durum, İsrail devletinin silah teminini engelleyerek ( geçmişte Yunan liman işçilerinin yaptığı gibi) ve İsrailli işçileri sömürüye karşı genel mücadeleye dahil ederek mümkün olabilir.
Bizler dünya çapında gösteriler düzenlemeliyiz ama aynı zamanda devrimci-marksist pozisyon ile küçük burjuva pasifistleriyle ya da dini akımlar arasında keskin bir çizgi çizmeliyiz.MHP ve NPD gibi faşist güçler bu gösterilerin dışında tutulmalıdır.
İsrail devletinin cinayetlerini protesto edin !
Gazze Şeridine uygulanan abluka kırılsın!
Filistin için işçi dayanışması! Silahların tedariği durdurulsun!
Orta Doğu’da devrimci sosyalist bir hareket için !
RIO, 5. Juni 2010
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Yunan hayaleti
Yunanistan’da, 5 Mayıs tarihinde 3 milyondan fazla işçi, yaptıkları genel grev ile ülkeyi ‘felç edecek’ hale getirdi. Plan; Okulların, büroların, dükkanların ve havalimanlarının kapatılmasıydı. Sadece Atina’da 200.000’den fazla kişi, sosyal demokrat hükümetin aldığı mali tedbirlere karşı protesto gösterisi yaptı. Aynı gün Yunan parlementosu kemer sıkma paketini yürürlüğe soktu. Buna göre : 2 Ay önce arttırılan KDV oranı yeniden arttırılarak %23 oranına getirildi. Devlet sektöründe çalışanların ve emeklilerin maaşlarına zam yapılmayacak ve devlet sektöründe 2 maaş ikramiyesi kaldırılacak. Bu kemer sıkma paketinin asıl amacı; Yunanistan’ın 110 milyar euroluk yardımı alabilmesidir.
Burjuva basını, Yunan halkından ‘ülkeyi kurtarabilmek’ için, bu sancılı dönemde alınan kararları anlayışla karşılamasını vurguluyor. Gerçekte ise, Yunan halkı bu kurtarma paketinden yararlanamayacaktır. Yunan devletinin 300 milyar dolar borcu vardır ve bunun büyük bir bölümü yabancı kamu bankalarına (örneğin; 70 milyar € Fransız bankasına, 40 milyar € Alman bankasına). Eger Yunanistan borçlarını ödemekte gecikirse, kendi devletleri tarafından ‘bankaları kurtarma’ paketi tarafından kurtarılan bankalar, büyük zararlar görecektir. Bu kurtarma paketinden gelecek olan para, borçları geri ödeyebilmek için AB’nin emperyal ülkelerine akacaktır. Aslında bu AB’deki büyük güçlerin bankaları kurtarabilmek için planladığı bir yöntem.
Yunan halkının uyguladığı sürekli direniş yatırımcıları korkuttuğu gibi, ayrıca dünya borsalarında dalgalanmalara neden oluyor. Kapitalistler, Portekiz, İspanya, İtalya ve İrlanda’daki sosyal ve ekonomik durumun daha iyi olmadığını açıklıyorlar. Avrupa kıtasındaki bütün işçilerin mali tedbirleri reddedeceği korkusu, Avrupa’da dolaşan bir ‘Yunan hayaleti’ dir.
Bu şiarın sebebi, bitmek tükenmek bilmeyen ‘ tembel Yunanlar’, ‘olanakları dışında yaşamış olan kişiler’ ve ‘ kendi finansal sorunlarından bihaber’ gibi propagandalara karşıdır. Avrupa’daki işçiler bu propagandayı reddetmelidir ve Yunanistan’dan bir örnek almalıdır. Bizler, kapitalistlerin krizleri için ödeme yapmamızı sağlayacak her türlü denemede bulunanlarla mücadele etmeliyiz. Bu yönde atılacak olan ilk adım, Yunanistan’daki grev hakkında dayanışma eylemleri düzenlemek olmalıdır.
5 Mayıs’taki protesto, bir bankadaki yangında hayatını kaybeden 3 işçinin trajik ölümlerinin gölgesinde gerçekleştirildi. Bu kundakçılığın kim tarafından düzenlendiği bilinmeyen bir durumdur. Bu anarşistler tarafından gerçekleştirilmiş olabilir ama aynı zamanda da faşistler ya da devletin provakatörleri de bu ihtimal dahilindedir. Eğer anarşistler ise, yangından sonra ortaya çıkan bu sekil izole ‘militan’ eylemler kapitalizme karşı işçi sınıfının mücadelesini ileriye taşımaz, çünkü devrimcileri işçi sınıfından soyutlatır. Bunun yanısıra biz kapitalistlerin mülkiyetlerini yıkmak yerine, devralmak istiyoruz.
Bu ölümlerin politik sorumluluğunun kime ait oldugu konusu ise açıktır; Bu işçilerin hayatlarını mahveden hükümetten kaynaklanıyor, gösterilerde şiddet ortamını yaratan ve saldırılarda bulunan polislerden kaynaklanıyor. En önemlisi ise, işçilerin grevlere katılmasını engelleyen, gösterilerin güzergahı üzerinde, yangın koruması olmadan banka binasını kilitleyen banka sahiplerinden kaynaklanıyor bu durum. ( Bakınız : “Ein Angestellter der angezündeten Bank spricht über die tragischen Todesfälle”.)
Yunanistan’da işçilerin direnişi devam edecektir. Sendika liderleri şu sıralar militan ağız kullanıyorlar ama onlar hükümetin sosyal demokrat partisi PASOK’a bağlı durumdalar. Bundan dolayı, onların ‘vatanın çıkarları’ ve işçi sınıfının çıkarlarına karşı kapitülasyon adı verdiğimiz anlaşma bilinmezdir.
Sadece tutarlı bir devrimci politika tedbir paketine karşı ciddi bir tepki verebilir. Buna göre : Yunanların yabancı bankalara olan borçları silinmelidir. Bankalar kamulaştırılmalı ve işçilerin kontrolü altında olmalıdır. Spekülasyon ve sermaye kaçışı, dış ticarette bir tekel tarafından durdurulmalıdır. Yunanistan’ın inanılmaz yüksek askeri harcalamaları bir son bulmalı ve milisler tarafından değiştirilmelidir. Bu önlemlerin uygulanması için, işçi örgütleri Yunan ve uluslararası kapitalist sınıftan bağımsız bir işçilerden oluşan bir hükümet kurmalı.
Sadece devrimci bir işçi örgütü protestoları temel değişim yönünde sürdürebilir. Yunanistan’daki çok sayıda büyük radikal sol kuvvetleri bunun için mücadele edecektir ve bizler de onlarla dayanışma içerisinde olmaya çalışacağız. Ayrıca, yakında bununla ilgili troçkist bir örgüt olan OKDE ile yapılacak olan röportajı yayınlacağız.
- Yunan hayaleti Avrupa’yı sarsın!
- Yunanistan’daki genel grevi ve direnişi dayanışma eylemleri ile destekleyelim!
- İşten çıkartmaya karşıyız, maaşların azaltılmasına karşıyız. Kapitalistler kendi krizlerinin bedelini kendileri ödemek zorundadırlar!
- Borçların ödenmesi dondurulmalıdır. Kamulaştırılan bankalar işçilerin kontrolü altına alınmalıdır!
- Sosyalist bir Avrupa için!
RIO, 15. Mai 2010 ( Türkçe çeviri : Rojhat Baran )
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Gemeinsam gegen die Privatisierungspolitik – international!
Die Auseinandersetzung:
Seit über 4 Monaten kämpfen die ArbeiterInnen des bisher staatlichen türkischen Tabakkonzern “TEKEL” gegen den Verkauf an den British American Tabacco Konzern (BAT) und damit gegen die Privatisierung ihres Betriebes seitens der türkischen Regierung. Rund 10.000 ArbeiterInnen wurden Ende Dez. 2009 entlassen. Ein Teil der Belegschaft sollte dann zu Hartz IV-ähnlichen Billiglohnbedingungen (dem sog. 4-C Status) vorübergehend wieder eingestellt werden. Dagegen wehrten und wehren sich die TEKEL-KollegInnen.
Mit einem 6-wöchigen Protestcamp in der Innenstadt von Ankara, landesweiten Aktionstagen mit Generalstreikcharakter, Großdemonstrationen und Unterstützung internationaler Gewerkschafts- delegationen ist es ihnen gelungen, ihre endgültige Verabschiedung in die Arbeitslosigkeit in der Schwebe zu halten. Weitere Erfolge waren, dass ihr Kampf die zersplitterte türkische Gewerkschaftsbewegung bzw. deren Führungen zu gemeinsamen Solidaritätsaktionen zwang und dass nationalistische Spaltungen in der TEKEL-Belegschaft (vor dem Hintergrund des türkisch-kurdischen Konflikts) in den Aktionen tendenziell überwunden werden konnten. Das alles führte zu den größten gewerkschaftlichen Massenmobilisierungen in den letzten 10 Jahren!
Der internationale Zusammenhang:
Die Türkei will seit langem in die Europäische Union aufgenommen werden. Die EU und insbesondere die verschiedenen deutschen Regierungen verzögern die Verhandlungen und diktieren der türkischen Regierung immer neue Bedingungen auf. Eine dieser Bedingungen ist, dass die türkische Wirtschaft - seit Kemal Atatürks Zeiten zum größten Teil in staatlicher und/oder militärischer Hand - sich dem privaten (internationalen) Kapital öffnen bzw. in großen Schritten privatisiert werden soll!
Genau das ist mit dem ehemals staatlichen Tabakmonopolisten TEKEL geschehen, indem er weit unter Wert an den BAT verschleudert wurde. Dies hatte zur Folge, dass sich BAT den gesamten ehemaligen Markt von TEKEL, der weit in die arabischen Nachbarstaaten der Türkei hineinreichte, unter den Nagel gerissen hat. Noch gar nicht in Rechnung gestellt ist, dass mit der Übernahme von TEKEL durch den BAT-Konzern zehntausenden kleinen türkischen Tabakbauern mit einem Schlag ihre Lebensgrundlage entzogen wurde.
Der ganze Vorgang ist nur eines der Beispiele wie die türkische Regierung Privatisierungspolitik im Sinne der EU betreibt. Dies stellt ein klassisches Beispiel des Ausverkaufs einheimischer Industrie an imperialistische Großkonzerne dar!
Was hat denn das alles mit uns zu tun?
1. die deutsche Regierung übt als “special-cooperation-partner” großen Druck auf die türkische Regierung aus, mit dem Ausverkauf und der Privatisierungspolitik weiter zu machen!
2. die Bundesregierung treibt auch hier bei uns die Privatisierungspolitik voran (Renten, öffentlicher Verkehr, Gesundheitsvorsorge usw.).
Der Kampf der TEKEL-ArbeiterInnen ist ein glänzendes Beispiel dafür, dass Privatisierung im Rahmen der neoliberalen Umgestaltung der Wirtschaft nicht akzeptiert werden muss. Ihr Mut und ihre Ausdauer sollten für uns, Kolleginnen und Kollegen der deutschen Gewerkschaftsbewegung, ein Ansporn sein!
Der Kampf der TEKEL-KollegInnen ist ein Beispiel dafür, sich nicht nur mit Resolutionen und allenfalls symbolischen Aktionen einzelner Gewerkschaften oder Gewerkschaftsgliederungen gegen Privatisierung zu "wehren", sondern endlich die ganze Kraft aller Gewerkschaften ins Feld zu führen.
Aktuell steht an, den endgültigen Ausstieg der Unternehmen aus der paritätisch finanzierten Krankenversicherung (Kopfpauschale!) notfalls mit dem Mittel des politischen Streiks - bis hin zum Generalstreik - zu verhindern!
In diesem Sinne zum 1. Mai 2010:
Hoch die internationale Solidarität!
Solidarität mit den kämpfenden TEKEL-ArbeiterInnen!
//Münchner Solidaritätskomitee mit den streikenden TEKEL-ArbeiterInnen
18 Nisan 2010 Pazar
Universitätsleitung gemeinsam mit Faschisten gegen linke Studierende
Der politische Alltag geht in der Türkei an keiner Universität vorbei, an der linke, antifaschistische Kräfte sich organisiert haben. Während kurdische Politiker_innen verhaftet, oder vor laufenden Kameras geschlagen werden, werden auch die Linken an den türkischen Universitäten massiv unterdrückt. Und das geschieht seit jeher.
Doch die organisierte radikale Linke ist aus den türkischen Universitäten nicht leicht zu verdrängen. Daher kommt es zur engen Zusammenarbeit zwischen Staat, Universitätsverwaltung und Faschist_innen. Das sieht in der alltäglichen Praxis so aus: zuerst greifen die Faschisten an. Der zweite Angriff folgt dann durch die Polizei. Die Verhafteten, sogar die Verletzten, werden danach von der Uni-Verwaltung der Universität verwiesen.
Die Ülkücüler (Idealisten) sind die stärkste organisierte faschistische Bewegung. Sie sind Anhänger und Teil der MHP (Partei der Nationalistischen Bewegung). Die MHP ist die traditionelle Partei, die seit der 70er Jahren bewaffnet gegen die linken Kräften kämpft. Sie hat sich in den Jahren eher in Richtung der „politischen Mitte“ bewegt, um regierungsfähig zu werden. Trotzdem ist die Basis militant geblieben. Die Führung dieser faschistischen Partei will in der Öffentlichkeit keine Verantwortung für die Angriffe übernehmen. Sie distanziert sich aber auch nicht. Meistens wird versucht, zu erklären, dass die Angegriffenen Linken, Kurden, Oppositionellen an den Attacken selbst Schuld seien. Die traditionellen faschistische Werte wie Rassismus, Antikommunismus, Antisemitismus, Kurdenfeindlichkeit, Panturkismus, türkischer Nationalismus werden von MHP vertreten.
Die zweite Faschistische Kraft neben MHP ist die BBP (Große Einheitspartei). Sie ist eine Abspaltung von der MHP nach dem Militärputsch 1980. Sie hält eher die „islamischen Werte“ hoch als nur den reinen türkischen Nationalismus. Die Ermordung des armenischen Schriftstellers Hrant Dink und der Christen in Malatya wurde durch BBP-Anhänger oder Mitglieder durchgezogen, aber von staatlichen Sicherheitskräften geplant. Es ist bekannt geworden, dass die Polizei von den Mordplänen Bescheid wusste. Auch der Initiator der Mordpläne war ein Polizeispitzel. Auch an den Universitäten sind diese Parteien aktiv – gegen die linken, kurdischen Studentinnen und Studenten, mit Unterstützung der staatlichen Kräfte.
Zuletzt wurden nun 6 Studierende der Marmara-Universität in Istanbul, der zweitgrößten Universität der Türkei, aus dem Studium geschmissen. Im Dezember 2009 bedrohten Faschisten einen kurdischen Studenten, als sie ihn außerhalb der Universität allein erwischten. Als die Faschisten ihn am nächsten Tag mit Schlagstöcken angreifen wollten, konnten Linke dem kurdischen Studenten Schutz bieten und die Faschisten zurückdrängen. Fast alle linken Kräfte haben gemeinsam gegen die Faschisten gehandelt, nur die TKP (Türkische Kommunistische Partei) verweigerte ihre Solidarität mit den anderen Linken, obwohl sie zahlenmäßig die stärkste Linke Kraft an der Marmara Universität ist.
Die Polizei setzte sich mit der Universitätsverwaltung in Verbindung und lieferte ihr die Namen von antifaschistischen Studierenden. Daraufhin wurden 6 Studierende für halbes Jahr von der Marmara Universität verwiesen. Bei den 6 Betroffenen handelt es sich um 5 kurdische Studierende und einen türkischen Trotzkisten.
Wir fordern:
> Schluss mit der Zusammenarbeit zwischen FaschistInnen und Uni-Verwaltung!
> Schluss mit der Unterdrückung von kurdischen und revolutionären Studierenden!
> Für die Einheitsfront der Arbeiterklasse gegen die Faschisten!
> Freien Zugang zu den Universitäten für Alle! Auch für einfache Arbeiter_innen und Bauern/Bäuerinnen!
Suphi Toprak
23 Mart 2010 Salı
Info-Veranstaltung und Solidaritäts-Party zum Streik der Teke l -Arbeiterinnen und -Arbeiter in der Türkei
Nach dem Verkauf der Tabakproduktion an den Lucky-Strike-Produzenten British-American-Tobacco im Jahr 2006 will die islamisch-konservative AKP-Regierung alle noch in staatlicher Hand befindlichen Tekel-Lager- und-Produktionsstätten schließen. Damit drohte bis Ende Februar rund 12.000 Arbeiter(inne)n der Verlust ihres Jobs oder die Überführung in eine
11-monatige Kurzarbeit bei halbiertem Lohn und dem Verlust aller erworbenen sozialen Rechte. Zu Beginn des Streiks Mitte Dezember '09 hatten Spezialeinheiten der Polizei die Tekel-Arbeiter/innen mit Pfefferspray und Wasserwerfern attackiert. Nach einem dreitätigen Sitzstreik von Tausenden Tekel-Arbeiterinnen und Arbeitern vor der Zentrale des
Gewerkschaftsdachverbandes Türk-Is haben im Januar 100.000 Menschen an einer Solidaritätsdemonstration teilgenommen. Anfang Februar beteiligten sich über 1 Million Arbeiterinnen und Arbeiter an einem politischen Massenstreik für die Tekel-Beschäftigten. Die Privatisierung von Tekel und die Schließung der Tekel-Lager ist auch eine Folge der neoliberalen Politik der Europäischen Union, die von der Türkei im Zuge der Beitrittsverhandlungen die Herstellung eines völlig freien Marktes fordert. Hartz IV und 1 € Jobs in Deutschland und die Massenentlassungen und der Niedriglohnsektor für die Tekel-Beschäftigten in der Türkei sind Auswirkungen des gleichen neoliberalen, weltweiten
Kapitalismus. Deswegen gilt es über alle Grenzen und Nationalitäten hinweg einen solidarischen und internationalen Kampf zu führen. Inzwischen errangen die Streikenden einen Teilerfolg: Anfang März wurde höchstrichterlich entschieden, dass die Fristsetzung durch die Regierung verfassungswidrig war.
Hoch die internationale Solidarität!
Wann? Am Freitag, den 26. März 2010 / Beginn: 19 Uhr / Ende: ca. 23 Uhr
Wo? Im DGB-Haus, Schwanthalerstr. 64 (U4/U5 Theresienwiese)
Eintritt frei / Spenden für die Streikenden werden auf freiwilliger Basis und durch Getränkeverkauf gesammelt
Ablauf:
- Kurzfilm über den Streik
- Information zum aktuellen Stand vom NGG-Kollegen Selahattin aus Dortmund, der mit einer gewerkschaftlichen
Solidaritätsdelegation bei den Tekel-ArbeiterInnen vor Ort war
- Ein Beitrag Der Linken (angefragt)
- Zeit für Fragen und Diskussion
- anschließend ein bisschen Live-Rap von Guerilla System und Lea-Won
- Zum Ende dann CD-Musik von Lili Tralala / Flamingo DJs zum gemütlichen Zusammensein und lockeren Feiern.
Veranstalter: Münchner Solidaritätskomitee zum Streik der Tekel-ArbeiterInnen in der Türkei.
Unterstützt von: Orhan Akman, Gewerkschaftssekretär Verdi München
V.i.S.d.P. und Kontakt: Münchner Gewerkschaftslinke
c/o Christiaan Boissevain, Guldeinstr. 35 , 80339 München,
Tel. + Fax: 089 / 540 72 283 / E-Mail: info@mgl.labournet.de / internet: www.labournet.de
18 Mart 2010 Perşembe
Alman, Türk, İsviçreli rapçiler Tekel işçileri için söylüyor
Bu şarkıyı seslendiren sanatçılar kimler?
Topfchopf’u 1 Mayıs 2004 yılında, Zürih’te verdiği protesto çerçevesindeki konserden beridir tanıyorum. O , İsviçre Almancasında, siyasi konular hakkında bilinçlendirici bir müzik yapıyor. Örneğin, İsviçre’deki İslam müzakeresi hakkında, Afganistan’daki savaş hakkında ve ekonomik kriz hakkında çalışmaları mevcut. Onun haricinde başka toplumsal konuları ve kendi ruh halini ele alıp, yaptığı müziklerde gösteriyor.
EXXIL’i Münih’te, kendi grubu olan GUERILLA SYSTEM ile sahneye çıktıktan beridir tanıyorum ve bir de ortak arkadaş üzerinden bir tanışmamız oldu. GUERILLA SYSTEM’in yaptığı müziği açıklamam gerekirse; dünya siyasetinde varolan temel sorunların burjuva medyasında yeterince konu olmamasından dolayı, kendi izlenimlerini konu alarak hayatlarını, duygularını ve sorularını yaptıkları müzikle bağdaştırıyorlar.
Rap, Türkiye’de gelişmekte olan bir müzik dalı. Rap nedir, nasıl tanımlarsın?
Rap müziği, 1970’li yılların sonlarında, New York’ta, Jamaika’dan esinlenen Reggae müziğine bağlı DJ kültürüyle başlamıştır. Bu müziğin konsepti gettolarda spontane ve doğaçlama yaparak eğlenmekti. DJ’lerin yaptıkları müzikler eğlenceler için sade kalıyordu ve bu şarkıları sunucular kitleyi coşturmak için kullanıyordu. Bu sunucular sonrasında MC/Rapper (rap müziğinde kitleyi harekete geçiren, programı sunan kişilerin aldıkları isim) olup, sadece kendi hayatlarını konu almaktan daha çok, etrafında gelişen olayları, yanlış buldukları şeyleri konu alıp, yaptıkları bestelerle kitleye bildiriyordu. Rap müziğin hikayesi buradan geliyor açıkçası. Rap müziğinin tarihinden herhangi bir müzik oluşabilirdi ama mesele, müzik parçalarının üzerine söylenen ritmik kafiyeli müziği ortaya çıkarabilmekti. O zamanlar Funk ve Disko müziği temel konulardı. Bugünün koşullarında var olan teknolojik materyalleri ele alarak veya orjinal müziklerden esinlenerek çok değişik tarzlar ortaya konabilir, benim Tekel işçileri için yaptığım şarkıdaki gibi.
Rap müziği işçiler ve göçmenler tarafından söyleniyor. Buradaki ilişki nedir?
Yukarıda da belirtildiği gibi, Rap insanın kendisini direk olarak ifade edebileceği bir sanattır. Buradaki avantaj, kişilerin konservatuar veya müzik eğitimi görmeden rap yapabileceğidir. Genellikle zengin ailelerin çocukları daha iyi bir eğitim görerek, müzik eğitimi alabiliyor. Her kişi kendine göre bir beste yapabilir ve yabancı bir müzik ile birleştirip söyleyebilir. Konuşmak yerine şarkı söylemek uzlaşılmaz bir durum. Bir insan güzel veya uyumlu olması için şarkı söylemez, bilakis kendi perspektifiyle olaya yaklaşarak, kendi cümleleriyle, kendi şivesiyle yapar bu işi. Bu sosyal durumlar içerisinde ağır baskıları hisseden insanlar için diğer kişilerle iletişim kurabilmek adına, kendi sorunlarından kurtulabilmek adına iyi bir ihtimaldir.
Almanya’daki göçmenler de ABD’deki gettolarda yaşayan kişilerle kendilerini özdeşleştirebilirler, çünkü aynı dışlamayı onlar da yaşadılar.
Sen çoğu zaman faşizm, savaş, işsizlik hakkında şarkılar yazdın. Rap müziği ile Tekel mücadelesi arasındaki bağlantı, köprü nedir?
Müzik duyguları yansıtır. Az kelimelerle bile şiirsel bakımdan bir kişi çok fazla anlamlar oluşturup, bunları belirtebilir. Buna rağmen biz rap yaptığımız zaman, yavaş ve daha az kelime kullanarak müzik yaptığımız zamanlara oranla tabii ki daha fazla konuyu ele alıyoruz. Ayrıca, Rap somut saldırganlık, öfke ve açlık kavramlarını hissedilir yapmakta güzel bir şeydir. Çünkü biz açık açık, doğrudan hissettiğimiz şeyleri belirtiyoruz. Ritmik hızı da stres ve baskı ya da telaş yansıtıyor olabilir. Aksi takdirde insanlar Tekel mücadelesi hakkında herkesin söyleyebileceği bir şarkı yapabilirdiler. Ancak o zaman daha fazla kişi ve zaman gerekiyor, bir şarkıyı birden fazla enstrümanla kaydetmek için. Böylelikle biz rapçiler olarak, diğer ülkeden ortak sanatçılarla çalışmaya gerek kalmadan da birşeyler yazabiliriz ve Türk–Kürt müziği ile, Türkiye’deki insanlarla olan bağımızı ortaya koyabilir, diğer protest müzik geleneğimizle en son güncelliğiyle bunu da ekleyebiliriz.
Söyleşi: Suphi Toprak
Almancadan Türkçeye çeviren: Rojhat Baran
12 Mart 2010 Cuma
Soli-Song zum TEKEL-Streik in der Türkei und allen sonstigen sozialen Kämpfen gegen Privatisierung
1. Strophe - LEA-WON (aus München/Deutschland):
das ist für die Arbeiter und Arbeiterinnen -
bei TEKEL, in den staatlichen Tabakfabriken -
die privaten Konzerne kaufen eure Betriebe auf -
und die Menschen werden gegen neue Maschin' getauscht -
von Deutschland bis in die Türkei -
wir sind dabei, während ihr streikt -
ihr macht den Herrschenden klar, dass sie nur solange die Macht haben
wie die Massen bereit sie, für sie anzuschaffen -
wir sind alle Geschwister, und kennen dabei kein Vaterland,
fast überall auf der welt tobt der Klassenkampf,
zwischen denen, die besitzen,
und uns, die ihnen nützen -
um ihren Reichtum noch weiter zu steigern -
nie genug, die Konkurrenz als eine Peitsche -
wir erschaffen, doch uns bestehlen die Firmen -
Unternehmen gewinnen, während die Menschen verlieren -
doch so international wie das Kapital, ist auch der Widerstand -
weil alles zusammenhängt, und wir gemeinsame Ziele habn -
und weil wir Gefühle haben, solidarisch im Kampf -
Herz, Verstand, Faust! wir handeln zusamm' -
2. Strophe - TOPFCHOPF (aus Zürich/Schweiz):
Ob Türkei oder Schweiz, das Spiel ist das gleiche
Alles was zählt ist der Geiz der Reichen
Für sie bist Du nur ein Kostenpunkt
der verschwindet wenn Du selbst mal in die Gosse abrutschst
sie verdienen damit extrem viel Geld
es kostet ja nur Deine Existenz
der Druck auf Deinen Lohn, der treibt Dich ins Minus
doch so steigt ihr Reichtum, und so steigt ihr Einfluss
es ist 2010 und die Krise regiert
absurd, dass man heute noch privatisiert
wir sparen unsere Wirtschaft kaputt
sie verlangen, dass wir mehr konsumieren, doch niemand hat Geld
es ist klar, dass man so nur die Krise verschärft
doch die Reichen können das ja leicht verschmerzen
doch wir machen jetzt das was sonst gar keiner schafft
und zeigen im Streik unsere Arbeitermacht.
Türkce Cevirisi
1. kita - LEA-WON (Münih/Almanya )
Bu sarki isciler icin gelsin
TEKEL´de, devletin tütün fabrikasinda calisan isciler icin
Özel gruplar firmalarinizi satin alirken
insanlar yeni makinalar karsiliginda takas ediliyor
Almanya´dan, Türkiye´ye kadar
Grev sürecinde yaninizdayiz
Saltanat sürenlere ögrettiginiz sudur ki
sadece kitleler onlar icin calistigi sürece güclüdürler.
Hepimiz kardesiz ve hicbir vatana ait degiliz.
Yönetenler ve yönetilenler arasindaki sinif kavgasi
Dünyanin her yerinde kiyameti kopariyor.
Servetlerini daha fazla arttirabilmek isteyenler rekabeti kamciliyorlar
Bizler üretenleriz, ama sirketler calanlar ...
Sirketler kazaniyor, insanlik kaybederken
Direnis de sermaye enternasyonalligi gibidir
Cünkü bütün parcalar birbirine bagli ve ortak bir hedefimiz var
Ve kavgada dayanisma duygularina sahibiz.
Yürek, anlayis, tek yumruk! Biz beraber harekete geciyoruz.
2. kita- TOPFCHOPF (Zürih / Isvicre )
Türkiye ya da Isvicre olsun farketmez, bu oyun ayni
Zenginlerin cimriligidir hakim olan gercek
Onlar icin sen sadece bir malsin
Eger sen batakliga sürüklenirsen, ortadan kaybolurlar
Kazandiklari para cok fazladir
Fiyati sadece senin varligindir.
Mükafatindaki yük seni asagiya ceker
Böyle yükselir varliklari
2010 yilindayiz ve kriz hüküm sürüyor
Özellestirmenin bugün bile sürmesi absürt bir olaydir
Biz ekonomiyi batiriyoruz
Kimsede para olmamasina ragmen daha fazla tüketmemizi istiyorlar
Böylelikle krizin daha da vahimlesecegi kesindir.
Halbuki zenginler bunu rahatlikla atlatabilirler
Biz kimsenin basaramayacagi seyi basaracagiz
Ve grev sürecinde isci sinifinin gücünü herkese gösterecegiz.
3 Mart 2010 Çarşamba
BERLİN'DE TEKEL İŞÇİLERİNE DESTEK YÜRÜYÜŞÜ
Saat 14.00'de toplanma yeri olan Hermenplatz'da, anonslar, müzikler, sloganlar ve konuşmlarla kitlenin toplanması beklendi. 500'ü aşkın bir kitleyle, 14.45'de yürüyüşe geçen kortej, yürüyüş boyunca ses düzeninin taşındığı araçtan yapılan, destek anosları ve sloğanlarla birlikte, Almanca Tükçe devrimci marşlar çalındı. Almanca ve Türkçe olarak Tekel işçileriyle dayanışma sloganları atıldı.
Kruzberg Kottbusser Tor meydanına gelindiğinde, düzenlenen mitingde konuşmalar yapıldı.
Tekel işçileriyle Dayanışma Komitesi adına yapılan konuşmada "Bugünkü yürüyüşü; Başbakanın ağzından TEKEL işçilerine "ay sonuna kadar 4-C'ye geçmeleri ve direnişi bitirmeleri" için süre verilmişti; Bu sürenin dolguğu bugün Ankara'daki Tekel işçileriyle dayanışmak için yürüyüşümüzü düzenledik. Direniş devam ettiği sürece, bizim de Berlin'den dayanışma destek eylemlerimiz sürecektir. Tekel işçilerine bir saldırı olması durumunda aynı gün burda toplanacağız. Tüm duyarlı insanlarımızı da, saldırı olması durumunda Tekel işçileriyle dayanışmak için buruya çağırıyoruz." çağrısında bulunuldu.
Direnişçi bir Tekel işçisiyle telefon bağlantısı kurularak, kitleye dinletildi. Tekel işçisinin mesajı buyük bir çoşkuyla karşılanırken "Tekel İşçilreri Yanlız Değildir, Direne Direne Kazanacağız" sloganlarıyla karşılandı.
Alman ve Türkiye'li kişi ve krumların konuşmasıyla devam eden mitingde Berlin Özgürlük Komitesi adına da bir konuşma yapıldı. Konuşmada, 24 Şubatta Wuppertal, Köln, Dortmund şehirlerinde Anadolu Federasyonu ve çalışanlarına yönelik baskınlar ve tutuklamalar anlatıldı. "Ülkemizde Tekel işçileri baskıya ve saldırıya maruz kalırken, bizler, Anadolu Federasyonu ve göçmen örgütlenmeleri de, "demokrasinin beşiği" denilen Avrupa ve Almanya'da maruz kalıyoruz. Artık istisnasız bir-iki yıl arayla kurumlarımız, bizleri sindirme ve yıldırmak amacıyla basılarak, çalışanlarımız tutuklanıyor. Haklı ve meşru mücadelemizin sesi kesilmek isteniyor. Son baskında iki arkadaşımız daha tutuklandı. Sizleri baskılara karşı düzenleyceğimiz eylemlere katılamya çağırıyoruz." denildi ve "Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur, Baskılar Bizleri Yıldıramaz" sloganlarıyla konuşma bitirildi.
Özgürlük Komitesi çalışanı, 4 Mart Perşembe günü saat 15.00'da Almanya Federal Parlementosu önünde Baskıları ve Tutuklamaları protesto gösterisi düzenleyeceklerini duyurdu.
Tekel İşçileriyle Dayanışma Komitesi de çağrıyı desteklediğini duyurarak, katılım çağırısı yaptı.
Grup Dendar ve yerel bir sanatçını söylediği Kürtçe ve Türkçe türkü ve marşlarla birlikte çekilen halaylarla miting bitirildi.
Miting bitiminde topluca Enternasyonal marşı söylenerek dağılındı.
16 Şubat 2010 Salı
İkitelli Tekel işçileriyle dayanışma platformundan TEKEL etkinliği
TEKEL mücadelesinin yerellere taşınmasının pratik olarak uyguluyan ve çeşitli kurum ve kuruluşların ortak iradesi olan TEKEL işçileriyle dayanışma platformu 14 Şubat günü İkitelli de Dostlar parkında bir araya gelerek, TEKEL işçilerin mücadelesinin bir parcası olarak TEKEL işçilerinin sesi oldular. TEKEL işçileriyle dayanışma platformu, TEKEL işçileriyle dayanışmalarını yayarak devam ettirecektir.
Deutsch
Die Kundgebung vom Bündnis der Solidarität mit TEKEL - Arbeiterinnen und -Arbeitern in IKITELLI
Die Solidarität mit TEKEL Kampf wird vom vom Bündnis der Solidarität mit TEKEL - Arbeiterinnen und -Arbeitern in Ikitelli auf die lokalen Ebenen getragen. Dieses Bündniss besteht aus mehrerern Organisation und Gruppen. Im Dostlar Park in Ikitelli ( Arbeiterviertel von Istanbul) fand eine Kundgebung statt. Die anderen Aktivitäten vom Bündnis werden ausgeweitet folgen.